11.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Nisan 1, 2026
Ana SayfaGüncel“Maksat hasıl oldu mu?”

“Maksat hasıl oldu mu?”

Bu kadar derin uçurum, bu denli ileri ayrışma olduğunu bilmezdim. Nesillerin birbirini anlamamasından söz edilirdi de ben bunun ancak aralarında asır veya asırlar bulunan nesiller olduğunu düşünürdüm.

Size birileri “Maksat hasıl oldu mu?” diye sorsa ne yaparsınız? Ben bu soruyu sordum, soruyu anlamayanın şaşkınlığına şaşırdım.

Genç nesilden resim öğretmeni. Zarif, şirin bir evlat; güzel insan. Atölyede günlük resim çalışmamı bitirdim. Vedalaşmadan önce, “Günlük maksat hasıl oldu mu sizce?” diye sordum. Boş gözlerle yüzüme baktı. Demek, sorumu anlamamıştı. “Amacımız, gerçekleşti mi?” demek zorunda kaldım.

Belki işaret diliyle sorsaydım sorumu, beni daha kolay anlayacaktı. Acaba emoji mi kullanmalıydım? Biz niye böyle olduk? Nesiller arasındaki yılların azaldığının farkındayım; ancak sözcüklerin iletişimde bu kadar karşılıksız kalması, herhangi bir toplum adına tam bir facia.

Bizim neslimizdeki her bireyi vefa, hatıralar, hayaller ortak paydada buluştururdu, bunu ortak dilimizde engelsiz şekilde yapardık, paylaşmanın lezzetini duyardık. Soyut değerler, gıdamız olur, bize yaşama sevinci verirdi. Zamanı, mekânı paylaşmanın verdiği lezzeti, maddi bir değerle kıyaslamamız mümkün değildi. Gelişen teknoloji, ruhen çoraklaşan dünya, insani yüksek değerlerimizi çürüttüğü gibi dilimiz de bundan nasibini almış durumda.

Dil, nesiller arasında köprü kuran en önemli unsurdur. Bir dedenin torununa anlattığı hatıra, bir annenin evladına verdiği nasihat, bir öğretmenin öğrencisine aktardığı bilgi… Hepsi dil aracılığıyla anlam kazanır. Eğer kullanılan kelimeler ortak değilse ne ortaklık olur ne iş birliği olur ne güven olur ne dayanışma olur? Arkadaşlık, duygudaşlık, karındaşlık, ülküdaşlık bir toplumu millet yapan ayakta tutan direklerdir. Bu direkler, sağlam dil temeliyle varlığını devam ettirebilir.

Günümüz gençlerinin “maksat”, “hasıl”, “muvaffakiyet”, “tefekkür” gibi kelimelere yabancı olması; klasik edebiyat metinlerini, eski konuşmaları ve hatta yakın geçmişin yazılarını anlamakta zorlanmaları demektir. Bu da toplumun kendi geçmişiyle bağının zayıflaması anlamına gelir. Köklerinden kopan bir ağacın ayakta kalması ne kadar zorsa geçmişiyle bağ kuramayan bir toplumun da kültürel bütünlüğünü koruması o kadar imkansızdır.

Bir genç, dedesinin “Allah muvaffak etsin evladım.” sözünü tam olarak anlamıyorsa burada sadece bir kelime kaybı yoktur; o duanın taşıdığı incelik, samimiyet ve derinlik de eksik kalacaktır. Bir öğrenci, “tefekkür etmek” ifadesini bilmiyorsa metindeki düşünceyi kavrayamaz, bilgi yüzeyselleşir; “insicam” kelimesini bilmeyen kişi bir eserdeki üslup güzelliğini, ahengi, musikiyi keşfedemez, hissedemez. “Tecessüs” kelimesindeki nüansı “merak” kelimesiyle karşılayamazsınız. Soyut değerin ete kemiğe bürünmüş halini “tecessüm”le anlatabilirsiniz; “somutlama” çok sığ kalır.

Bir de “slm”, “mrb”, “tşk” gibi kendince uydurdukları seslerle anlaşan bir grup var ki bunlar tam bir dil züppesi. Bu seslere kelime de denmez dil de denmez. Papağan Türkçesi daha zengin. Plazalarda kullanılan İngilizce-Türkçe karışımı yapay dilin, Türkçemize verdiği zararı da unutmamalıyız. Büyük şirketlerde çalışanların günlük konuşmalarında Türkçeyle İngilizceyi karıştırarak kullandıkları bu yapay dilin, daha profesyonel, havalı görünme kompleksinden kaynaklandığı inkar edilemez. “Konuyu netleştirelim, sonra aksiyon alalım.”, “Bugün çok yoğunum, back-to-back meeting var.” cümleleri, bana göre ezikliğin sonradan görme kamuflesinin ifadesi.

Hangi davranış ve düşüncenin, hangi kelimeyle dillendirileceğinde anlaşamayan nesiller arasında zamanla aşılmaz duvarların oluşması tabiidir. Aynı dili konuştuğunu zanneden insanlar, aslında farklı dil katmanlarında yaşamaya başlar. Büyükler kendilerini ifade ederken anlaşılmadıklarını hisseder, gençler ise eski kuşakları “ağır” ve “anlaşılmaz” bulur. Bu karşılıklı yabancılaşma, zamanla saygı ve empati eksikliğine dönüşebilir.

Hayallerin sınırlarını gözler, düşüncenin sınırlarını kelimeler belirler. Sözcük hazinesi zengin, kelimeler arasındaki nüansa vakıf bir kişinin düşünce dünyasının daha geniş olması doğaldır. Dil, düşüncenin taşıyıcısıdır. Taşıyıcı sağlam değilse düşünce tökezler, ilerleyemez.

Unutmamak gerekir ki her kelime bir hatıradır, yaşanmışlıktır, bir anlam dünyasıdır. Kaybolan her kelime, aslında kaybolan bir bakış açısıdır. Eğer kelimelerimizi koruyamazsak zamanla düşüncelerimizi de daraltırız.

Dilde sadeleşme olmaz, zenginleşme olur. Ülkemizde geçmiş kültürümüze düşmanlığı ve öğrenme tembelliğini bir dönem “sadeleşme” iddiasıyla kamufle ettiler. Bu hareket yanlıştı; dilimize karşı hainlikti.

Son zamanlarda gördüğüm eğitimi sevimli kılma, öğretimi kolaylaştırma politikaları dilimizi fakirleştirme sonucunu doğurmaktadır. Dijital iletişimin hız odaklı yapısı ve sosyal medyanın kısa ve yüzeysel dil kullanımı da kültürel erozyona ve dilimizdeki kargaşaya yol açmaktadır. Bugün gençler daha kısa cümlelerle, sınırlı kelime hazinesiyle iletişim kurmaya alışmaktadır. Bu da dilin zenginliğini fark etmelerini zorlaştırmaktadır.

Bu gidişata “Dur!” denmeli. Nesiller arasında dil köprüsünü yeniden kurmalıyız. Büyükler, gençlerle konuşurken sabırla açıklayıcı olmalı; gençler ise bilmedikleri kelimeleri öğrenmeye açık olmalıdır. Okuma alışkanlığının artırılması, klasik ve modern eserlerin birlikte değerlendirilmesi bu süreci destekleyebilir. Sözcük hazinesi geniş, dil hakimiyeti güçlü insanlara yazılı, sözlü veya dijital medyada genişçe yer verilmelidir.

“Maksat hasıl oldu mu?” sorusunun anlaşılmaması, sadece birkaç kelimenin unutulması değil; bir kültürün yavaş yavaş silikleşmesinin işaretidir. Nesiller arasında kalıcı bağ kurmak istiyorsak önce ortak bir dilde buluşmayı yeniden öğrenmeliyiz.

“Maksat, hasıl oldu mu?”

Önceki İçerik

Seçtiklerimiz

spot_img