Kâinat Kitâbı’nın bütün harf ve noktalarının herbiri, tek tek ve hepsi birlikte, Yüce Allah’ın varlığını ve birliğini kendilerine özgü dilleri ile, güzel seslerle ve âdeta anlamını düşünerek okuyorlar!
O’nu övüp zikretmeyen hiçbir şeyin olmadığını, tespihatları / O’nu anışlarıyla dile getiriyorlar!
Kâinatın tüm zerre ve atomları, birer birer zat ve sıfatlariyle, sayısız imkânlar arasında kararsız bir hâldeyken; birdenbire bir cihete yöneliyorlar.
Belirli bir sıfatla vasıflanıyor. Özel bir nitelikle keyifleniyorlar.
Hayret verici hikmetlerle açılım yaparak; San’atla Yaratıcı Allah’ın varlığının zarurî olup, olmazsa olmazlığına şâhitlik ediyorlar.
Bilinmeyen gaybî âlemlerinin örneği, Îlahî hakikatlerin hissedilmesine, mânevî zevklerin alınmasına yarayan his ve duyguları içeren Rabbanî lâtifeler içinde, Yüce Allah’ı ilân eden îman kandillerini ışıklandırıyorlar.
Evet, her bir zerre, kendi başıyla zât, sıfat ve keyfiyetlerindeki imkânlar cihetiyle, Yüce Allah’ı ilân ediyorlar.
Kâinatın; iç içe girmiş resimlere benzeyen, birbirine girmiş karışım ve bileşik varlıkları; her bir makamında, her bir nisbetinde, her bir dairesinde; kâinatın genel işleyişindeki dengeyi muhafaza ediyorlar.
Her bir nisbetinde ve her bir takımında, ayrı ayrı vazifelerini ifa edip, hikmetle sonuçlandırdıklarından; Yaratan’ın kasıt ve hikmetlerini nazara veriyorlar. Nitekim, varlık ve birliğinin âyetlerini okudukları için, Yüce Allah’ın delilleri, zerrelerden kat kat fazladır.
Fakat, mükemmel ve berrak olarak zuhûrundan ve zıddının yokluğundan ötürü olsa gerek, herkes aklıyla göremiyor!
Halbuki, Kâinat Kitâbı’nın genel yapısı, şekli, birim ve bölümlerinde; öyle parlak bir nizam var ki, tanzim edip nizam vereni güneş gibi içinde gösteriyor.
Her kelimesi, her harfi birer kudret mucizesi olan bu Kâinat Kitâbı’nın yazılımında; öyle bir mucizelik var ki, bütün tabii sebepler, -farzımuhal- muktedir birer hakikî sebep olsalar, yine de, tam bir acz ile, o mucizeye karşı secde ederek:
“Seni noksanlıktan uzak tutarız. Bizim hiçbir gücümüz yok. İzzet ve hikmet sahibi sensin.” diyecekler.
Çünkü her harfi, özellikle canlı bir harfinin, bütün cümlelere yönelik birer yüzü, bakan birer gözü var olan bu kitabın; öyle kat kat ölçü ve düzenin dayanışmalı bir iç içeliği, giriftliği vardır ki, bir noktayı yerinde icat etmek için, bütün kâinatı icat edecek sonsuz bir kudret lâzım.
Demek, sivrisineğin gözünü yaratan, güneşi dahi O halk etmiş / yaratmıştır. Evet, Pirenin midesini tanzim eden, Güneş Sistemi’ni de o tanzim etmiştir. Çünkü birbirlerinin lâzımıdırlar.
İnsaf ile bakarsak, küçücük mikropların sûreti altında; Allah’ın eşi ve benzeri olmayan mükemmel sisteminin; kör, mecraları sınırlanmayan basit sebeplerden meydan gelmesini imkânsız görürüz.
Eğer, her bir zerrede filozof şuuru, tabib hikmeti, hâkim siyaseti bulunduğunu var sayarsak.
Her bir zerrenin, diğer zerreler ile aracısız haberleştiğine inanırsak.
Belki kendimizi kandırıp, o imkânsızı da kabul edebiliriz!
Oysa, o canlı sistemde öyle bir kudret mucizesi, öyle hikmet hârikaları vardır ki, ancak bütün kâinatı, bütün hâl ve işlerini icat ve tanzîm eden bir san’atkâr Yaratıcı’nın; san’at eseri olabilir.
Yoksa kör, basit imkân tereddüdüyle adım atılamaz. Tabii sebeplerle sonuç alınamaz.
Özellikle o tabii sebeplerin temeli hükmünde olan parçadaki çekim ve itme gücünün bir araya gelmelerinin hortumu üzerinde bir imkânsızlık damgası var.
Fakat câizdir ki, her şeyin esası zannettikleri cezp / çekme, def / itme, hareket, kuvvetler gibi emirler; Allah’ın kanunlarına birer isim olsunlar.
Lâkin kanun: Kaidelikten tabiiliğe / alışılmışlığa. Zihinle alâkalı oluştan hâricîliğe / dışa aitliğe. İtibarîden / varsayılandan hakîkate. Âlet oluştan etkililiğe geçmemek şartiyle kabul edilebilir.


