Gaddar ruhlu bazı kimseler; ortalığı karıştırıcı siyaset anlayışlarıyla, fert ve toplumun zayıf damarlarından girerek; zararlı propagandalarıyla, onları fikren etkilemeye çalışıyorlar! Kiminin intikam, kiminin makam ve mevki, kiminin kanaatsizlik, kiminin ahmaklık, kiminin dinsizlik ve kiminin de taassup / aşırı taraftarlık hırsını harekete geçirerek, siyasetine âlet etmek istiyorlar!
Meselâ der: “Musibeti hak ettiniz! Kader zâlim değil, adâlet eder. Öyle ise, yaptığımıza razı olunuz!”
– Oysa, İlahî Kader, isyanımız için musibet verir. Ona razı olmak, o günahtan tövbe demektir. Sen ise ey lânetli! Günahımız için değil, İslâmiyetimiz için zulmettin ve ediyorsun! Ona rıza ve istekle boyun eğmek, İslâmiyetten pişmanlık ve yüz çevirmek demektir. Evet aynı şeyi -hem musibettir- Allah verir, adalet eder. Çünkü, günahımıza, zorla ondan caydırmak için verir. O şeyi aynı zamanda insan verir, zulmeder. Çünkü, başka sebepten dolayı ceza verir. Nasıl ki, İslâm düşmanı, aynı şeyi bize icra ediyor. Çünkü Müslümanız.
Meselâ der: “Başka kâfirlere dost olduğunuz gibi, bana da dost ve taraftar olunuz. Neden çekiniyorsunuz?”
– Yardım elini kabul etmek ayrıdır. Düşmanlık elini öpmek ayrıdır. Bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmaz. Küfründen ileri gelmez. İslâm’ın eski saldırgan bir düşmanını def için, bir kâfir yardım elini uzatsa, kabul etmek İslâmiyete hizmettir. Senin ise ey mel’ûn kâfir! Senin küfründen çıkan yatışmaz husumet elini öpmek değil, dokunmak bile İslâmiyete düşmanlık etmek demektir.
Meselâ der: “Şimdiye kadar sizi idare edenler fenalık ettiler, karıştırdılar. Öyle ise bana razı olunuz.”
– Ey Şeytan! Onların fenalıklarının asıl sebebi de sensin. Dünyayı onlara dar ettin. Hayat damarını kestin. Meşru olmayan evlâdını onlara karıştırdın. Dinsizliğe sevk ederek dini rüşvet isterdin. Onlara bedel seni kabul etmek; yalnız pislenmiş su ile kirlenmiş bir giysiyi, domuzun sidiği ile yıkamak demektir. Sen, yalnız hayvancasına geçici, âdi bir hayatı bize bırakıyorsun. İnsanca, İslâmca hayatı öldürüyorsun. Biz ise hem insancasına, hem de Müslümancasına yaşamak istiyoruz. Sana rağmen yaşayacağız.
Meselâ der: “Sizi idare eden ve bana hasım durumunu alanlar -ki Anadolu’daki elebaşılarıdır- maksatları başkadır. Niyetleri din ve İslâmiyet değildir.”
– Vesilelerde niyetin etkisi azdır. Maksadın hakikatini değiştirmez. Çünkü kast edilen, vesilenin vücuduna bakar. İçindeki niyete bakmaz. Diyelim ki, ben bir define veya su bulmak için, bir kuyu kazıyorum. Biri geldi -kendini saklamak için- bana yardım ederek kazdı. Suyun çıkmasına ve define bulunmasına niyeti tesir etmez. Su; fiiline, kazmasına bakar; niyetine bakmaz. Bunun gibi, onlar bizi Kâbe’ye götürüyorlar. Kur’an’ı yüksek tutmak istiyorlar. Bütün felâketimizin menbaı olan Avrupa muhabbetine bedel, husumetini esas tutuyorlar. Niyetleri ne olursa olsun, bu maksatların hakikatini değiştiremez.
Meselâ der: “Bana karşı koymanız boşunadır.”
– En ziyade hile ve fitne kuvvetiyle ayakta duran büyük kuvvetin bizi ümitsizliğe düşürmüyor. Çünkü, hile ve fitne perde altında kaldıkça etki eder. Görünmekle iflâs eder, kuvveti söner. Perde öyle yırtılmış ki, senin yalan, hile, fitnen; saçmalığa ve maskaralığa dönüşüp başarısız kalıyor.
Üstelik, İslâmiyet muhabbeti, senin husumetini gerektirir. Cebrail, şeytan ile barışamaz.
Karşı koyma örnekleri: Korkaklıkta darbımesel hükmünde olan tavuk, civcivleri yanında iken, cinsine olan şefkat sebebiyle camusa saldırır. İşte dehşetli bir cesaret örneği.
Hem darbımesel olmuş: Keçinin kurttan korkusu mecburiyet karşısında, karşı koymaya dönüşür. Boynuzu ile kurdun karnını deldiği vakidir. İşte harika bir şecaat! Fıtrî meyletme, karşı konulmazdır.
Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine atılsa, kışta soğuğa maruz bırakılsa, genişleme isteği demiri parçalar.
Evet, imanın mahiyetindeki harikulade yiğitlik, her zaman mucizeler gösterebilir.


