İnsanın vücûduna / bedenine bakacak olursak:
Nasıl tavırdan tavıra, yani nutfe / meniden alaka / kan pıhtısına, alakadan mudga / et parçasına, mudgadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan sûretine bir kasd, bir irade ve bir ihtiyar / bir seçiş altında, mahsus / özel kanunlarla, muayyen / belli nizamlarla, muntazam / düzgün hareketlerle intikal edip geçtiğini ve kalıptan kalıba girip çıktığını görürüz.
Sonra insanın bekasına / sonrasına dikkat edecek olursak:
İnsan, bu vücûd / beden libası / elbisesini, bir bakıma kabuğunu her sene değiştirir. Bu vücûd / beden değişmesi, bedendeki hüceyrat / hücreciklerin yıkılıp yapılmasıyla olur. Bu tamirat da, bütün âzâ / uzuvların erzak / rızıklarının mahzeni hükmünde olan Cenab-ı Hakkın özel bir kanunuyla ihzar ettiği / hazırladığı, o madde-i latifeden / o lâtif / yumuşak maddeden alınan ecza / cüz ve parçacıklar ile yapılır. Sonra o madde-i latîfenin; o lâtîf / yumuşak maddenin ahval / hâllerine bakacak olursak:
Nasıl âzâ ve uzuvların ihtiyaçlarına göre, muayyen / tayin ve tespit olunmuş belli bir kanunla taksim edilir. Bedenin her tarafına mahsus ve hususî bir nizam ve düzenle muntazaman / düzgünce dağıtılır.
Yine dikkate değer bir husustur ki:
O latîf madde, dört mutfakta pişirildikten sonra ve dört inkılâp / değişimden geçtikten ve dört süzgeçten tasfiye edildikten / saflaştırıldıktan sonra, rızık olarak taksim edilir / paylaştırılır.
Yine dikkate değer bir husustur ki, o latîf madde, yemeklerin rûhu ve hülâsasıdır. O yemekler, unsurlar âleminde dağınık menba ve kaynaklardan muntazam / düzgün bir düstur ve kanun ile, mahsûs / özel bir nizamla cem edilir, toplanır.
İşte bütün bu nizam, bu kanun, bu intizam ve düzenler; hep bir kasıd / maksat ve bir irade / istek ve bir hikmet / bu sonucu gaye ve amaç edinen Yüksek Karar Sahibi Allah’ın muradıdır.
Evet; fennî, ilmî ve bilimsel bir nazar ve gözle dikkat edilecek olunursa, anlaşılır ki:
O zerre / pek ufak parça olan atomun hareketi; körü körüne yapılan bir tesadüf ve bir rastlantının eseri değildir.
Hülâsa: Özet olarak denilecek olursa:
Neş’e-i ulâya / ilk zuhûra dikkat edenin, neş’e-i uhrâ / sonraki meydana geliş ve yaratılış hakkında tereddüt ve kararsızlığı kalmaz. Hz. Peygamber’in söylediği gibi, “Neş’e-i ulâyı / ilk hayâtı gören adam, neş’e-i uhra’yı / ölümden sonra mahşerde yenide dirilmeyi inkâr edebilir mi?”
Çünkü ikinci teşekkül / meydana geliş, yani ikinci yapılış; birinci teşekkül ve oluştan daha kolaydır. Bunu yapan, onu daha kolay yapar.
EBEDÎ SAADET
Kâinat / Evren’in San’atkârca Yaratanı, insanların Rahîm olan Hâlık’ı / Yaratıcısı; tüm semavî kitapları ve fermanlarıyla; Cenneti ve ebedî saadeti, iman ve inanç sahiplerine vaad etmiştir. Madem vaad etmiştir; elbette yapacaktır. Çünkü vaad / sözünde; hulf etmek / durmamak O’nun için, muhal / imkânsızdır. Zira, vaadini / verdiği sözü, ifa etmemek / yerine getirmemek, gayet / son derece çirkin bir noksanlıktır.
Mutlak Kâmil olan Yüce Allah ise, noksandan münezzeh / uzak ve mukaddes / temizdir. Çünkü vaad ettiğini yapmamak, ya cehilden veya aczden ileri gelir. Halbuki o Mutlak Kaadir ve her şeyi bilen Yüce Allah hakkında; cehil ve acz muhal / imkânsız olduğundan, hulf-i vaad / sözünde durmamak dahi muhal ve imkânsızdır.
Üstelik başta Âlem’in Fahri Hz. Peygamber olmak üzere; bütün enbiya / nebiler, evliya / veliler, takvâ ve iman sahipleri; mütemadiyen / devamlı olarak; o Kerîm ve Rahîm olan Allah’ın; vaad ettiği / söz verdiği; ebedî saadet ve mutluluğu vermesi için yalvarıyorlar. Niyaz edip, bütün Esma-i Hüsna ile beraber istiyorlar.
Çünkü başta şefkati, rahmeti, adaleti, hikmeti, Rahman ve Rahîm oluş keyfiyeti; Âdil, Hakîm isimleri gibi ekser Esma-i Hüsnası / Güzel isimleri; ahireti ve ebedî saadeti gerektiriyor, lüzumunu hissettiriyor. Gerçekleşeceğine, şehadet ve delâlet ediyor.