İnsanın Serüveni

39

     İnsanın vücûduna / bedenine bakacak olursak:

     Nasıl tavırdan tavıra, yani nutfe / meniden alaka / kan pıhtısına, alakadan mudga / et parçasına, mudgadan et ve kemiğe, et ve kemikten insan sûretine bir kasd, bir irade ve bir ihtiyar / bir seçiş altında, mahsus / özel kanunlarla, muayyen / belli nizamlarla, muntazam / düzgün hareketlerle intikal edip geçtiğini ve kalıptan kalıba girip çıktığını görürüz.

     Sonra insanın bekasına / sonrasına dikkat edecek olursak:

     İnsan, bu vücûd / beden libası / elbisesini, bir bakıma kabuğunu her sene değiştirir. Bu vücûd / beden  değişmesi, bedendeki hüceyrat / hücreciklerin yıkılıp yapılmasıyla olur. Bu tamirat da, bütün âzâ / uzuvların erzak / rızıklarının mahzeni hükmünde olan Cenab-ı Hakkın özel bir kanunuyla ihzar ettiği / hazırladığı, o madde-i latifeden / o lâtif / yumuşak maddeden alınan ecza / cüz ve parçacıklar ile yapılır. Sonra o madde-i latîfenin; o lâtîf / yumuşak maddenin ahval / hâllerine bakacak olursak:

     Nasıl âzâ ve uzuvların ihtiyaçlarına göre, muayyen / tayin ve tespit olunmuş belli bir kanunla taksim edilir. Bedenin her tarafına mahsus ve hususî bir nizam ve düzenle muntazaman / düzgünce dağıtılır.

     Yine dikkate değer bir husustur ki:

      O latîf madde, dört mutfakta pişirildikten sonra ve dört inkılâp / değişimden geçtikten ve dört süzgeçten tasfiye edildikten / saflaştırıldıktan sonra, rızık olarak taksim edilir / paylaştırılır.

      Yine dikkate değer bir husustur ki, o latîf madde, yemeklerin rûhu ve hülâsasıdır. O yemekler, unsurlar âleminde dağınık menba ve kaynaklardan muntazam / düzgün bir düstur ve kanun ile, mahsûs / özel bir nizamla cem edilir, toplanır.

     İşte bütün bu nizam, bu kanun, bu intizam ve düzenler; hep bir kasıd / maksat ve bir irade / istek ve bir hikmet / bu sonucu gaye ve amaç edinen Yüksek Karar Sahibi Allah’ın muradıdır.

     Evet; fennî, ilmî ve bilimsel bir nazar ve gözle dikkat edilecek olunursa, anlaşılır ki:

     O zerre / pek ufak parça olan atomun hareketi; körü körüne yapılan bir tesadüf ve bir rastlantının eseri değildir.

     Hülâsa: Özet olarak denilecek olursa:

     Neş’e-i ulâya / ilk zuhûra dikkat edenin, neş’e-i uhrâ / sonraki meydana geliş ve yaratılış hakkında tereddüt ve kararsızlığı kalmaz. Hz. Peygamber’in söylediği gibi, “Neş’e-i ulâyı / ilk hayâtı gören adam, neş’e-i uhra’yı / ölümden sonra mahşerde yenide dirilmeyi inkâr edebilir mi?”

     Çünkü ikinci teşekkül / meydana geliş, yani ikinci yapılış; birinci teşekkül ve oluştan daha kolaydır. Bunu yapan, onu daha kolay yapar.

EBEDΠ SAADET

     Kâinat / Evren’in San’atkârca Yaratanı, insanların Rahîm olan Hâlık’ı / Yaratıcısı; tüm semavî kitapları ve fermanlarıyla; Cenneti ve ebedî saadeti, iman ve inanç sahiplerine vaad etmiştir. Madem vaad etmiştir; elbette yapacaktır. Çünkü vaad / sözünde; hulf etmek / durmamak O’nun için, muhal / imkânsızdır. Zira, vaadini / verdiği sözü, ifa etmemek / yerine getirmemek, gayet / son derece çirkin bir noksanlıktır.

     Mutlak Kâmil olan Yüce Allah ise, noksandan münezzeh / uzak ve mukaddes / temizdir. Çünkü vaad ettiğini yapmamak, ya cehilden veya aczden ileri gelir. Halbuki o Mutlak Kaadir ve her şeyi bilen Yüce Allah hakkında; cehil ve acz muhal / imkânsız olduğundan, hulf-i vaad / sözünde durmamak dahi muhal ve imkânsızdır.

     Üstelik başta Âlem’in Fahri Hz. Peygamber olmak üzere; bütün enbiya / nebiler, evliya / veliler, takvâ ve iman sahipleri; mütemadiyen / devamlı olarak; o Kerîm ve Rahîm olan Allah’ın; vaad ettiği / söz verdiği; ebedî saadet ve mutluluğu vermesi için yalvarıyorlar. Niyaz edip, bütün Esma-i Hüsna ile beraber istiyorlar.

     Çünkü başta şefkati, rahmeti, adaleti, hikmeti, Rahman ve Rahîm oluş keyfiyeti; Âdil, Hakîm isimleri gibi ekser Esma-i Hüsnası / Güzel isimleri; ahireti ve ebedî saadeti gerektiriyor, lüzumunu hissettiriyor. Gerçekleşeceğine, şehadet ve delâlet ediyor.

Önceki İçerikMilleti Germe Hakkınız Yok!
Sonraki İçerik“Demokrasi Güvene, Diktatörlük Teröre Dayanır”
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.