İnsanın arkasında, tâ kulağının dibine kadar yakınlaşan ecel arslanı, onu tehdit ediyor.
Önünde bir darağacı dikilmiş ki, gece gündüzün dönmesinden, zeval ve firak ağacı denen acı ayrılık; bütün sevdiklerini alıp götürmekte.
Sağ tarafında, ciğerlerine kadar işleyen bir acz yarası var.
Nihayetsiz zaaf ve acziyle, sonsuz düşman ve tehlikelerin hücûmuna uğrar vaziyette.
Sol tarafında, kalbinin içine kadar girmiş bir fakr yarası var.
Nihayetsiz fakr ve iflâsa, sonsuz ihtiyaç ve emellere müptelâ ve düşkün.
En zelil hayvandan daha âciz ve zayıf iken, dünya kadar istek ve maksatlara muhtaç.
Bununla beraber, öyle bir yolcu ki, önünde ebetler ebedine giden uzun bir yol var.
Bu uzun yolda, birinci menzili dünya, ikinci menzili kabir. Üstelik bu yolda, azık ve ışık lâzım.
İşte bu dehşetleri, ancak kutsal Kur’ân giderir.
Felâket ve elemlere açılan kapıları; mutluluk ve rahmete açılacak kapılara dönüştürür.
Nitekim bu hususta iki iman tılsımını, iki İslâm ilâcını ve bir Kur’ân nurunu insana verir.
O iman tılsımının biri, o müthiş ecel arslanını; emre âmade bir ata döndürüp, insanı üzerine bindirir.
İnsanı dünya zindanından kurtarıp, Rahman olan Allah’ın huzuruna çıkarıp,
Bâkî cennete koydurur.
İkincisi olan iman tılsımı ile o darağacını, yani zeval / yok oluş ve firak / ayrılığın ellerini tutup tazelenen güzel manzaralar üstünde yapılmış bir salıncak hükmüne getirir.
Yani, zaman nehri ve dünya denizinde tazelenen, Rabbin san’at levhalarını insanın görmesi için, bir seyir ve gezinti binitine çevirir.
Kur’ân’ın bir ilâcıyla, o acz yarası, tevekkül / Allah’a güven gülüne ve teslim çiçeğine döner.
Bütün ağırlıklarını, onu kaldıran tevekkül / Rabbe güven gemisine koyup; aczin bunaltmasından insanı kurtarır.
“Emr-i kün feyekûn” / “Ol der oluverir.” e mâlik bir cihan sultanına,
acz tezkeresiyle dayanan bir insana, ne gibi bir şey ağır olabilir?
Kur’ân’ın ikinci ilâcı; fakr yarasını rızka vesile ve sonsuz rahmetine ve nimetin lezzetine sebep olan iştaha tebdil eder / değiştirir.
Evet, nihayetsiz / sonsuz rahmet meyvelerine aç olan ruh ve insanın lâtif duyguları,
o nihayetsiz rahmet meyvelerine fakr ve ihtiyacını hissettikçe, saadet lezzeti artar.
Hem, Kur’ân’ın verdiği gıda ve takva ile ve hidayet nuruyla,
berzah / kabir âleminin karanlığı ve haşir hâlleri kolay olur.
Ve o Kur’ân vesikası ile insan, bin senelik bir yolu bir günde kat’ eder / alır.
Fakat eğer ölüm öldürülebilirse, zeval / yokluk da dünyadan kaldırılabilirse;
Acz ve fakrı insanın üstünden kalkabilir.
İnsanın ebede giden yolunu sed edecek bir çare bulunursa,
İnsan, dine ihtiyaç duymayabilir. Dinin kaidelerini terk etmesi mümkün olabilir.
Üstelik insan, “Ben de dinsiz Batılı gibi olurum!” da diyemez!
Çünkü öyle bir Batılı, Hz. Muhammed’i kabul etmezse de,
Hz. İsa veya Hz. Musa’yı bir derece kabul eder.
Hz. Muhammed’in yolundan çıkan insanın ruhunda ise, nihayetsiz bir yıkım olur.
İnsan boşlukta kalır. Derin bir karanlığa düşer.
Oysa insan, gelecek korkusu ile geçmişin hüznü arasında sıkışıp kalır.
İkisi de insanı çok düşündürür. İnsanı bu korku ve üzüntüden, ancak Hz. Kur’ân kurtarabilir.
Çünkü:
“Bilin ki, Allah’ın dostları için, ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.” (Yunus: 62)


