-4.5 C
Kocaeli
Çarşamba, Ocak 14, 2026
Ana SayfaGüncelHayatı Yaşamak mı?

Hayatı Yaşamak mı?

“Adam, hayatı dolu dolu yaşadı.” deniyor. Ne yapmış peki? Dünyada gezmediği ülke kalmamış, istediğini almış, istediğini giymiş. Hiçbir şeyi kendine dert etmemiş. Yarım yamalak da dolsa pek çok dili anlayacak seviyedeymiş. Birkaç defa evlenmiş, boşanmış, şimdi babasından kalan birkaç kuruşu huzur evinde tüketiyormuş. Her telden çalmış, her havadan oynamış. Bir eser ortaya koymamış, bir baltaya sap olmamış; ama hayatı doya doya yaşamış.

Diğeri için kendine yazık etti, deniyor. Niçin?  Hayatını yaşayamamış, hayatını tüketmiş? Ne yapmış peki? Başarılı bir öğrenim hayatı olmuş. Hiç boş durmamış, pek çok projede imzası varmış. Herkes uyurken o ibadet ediyormuş, herkes eğlenirken o çalışıyormuş. Bulduğuna şükreder, bulamadığında şikâyetçi olmazmış. Hayatı monotonmuş, böyle bir hayat mı olurmuş? Dostu dahi yokmuş, halen bir apartman dairesinde yaşıyormuş. Ne sigara ne içki içermiş, sinemaya dahi gittiğini gören olmamış, asosyalmiş. Bu adam, “yaşadım demesin”miş.

Yaşamak, nefes alıp vermekse, o zaten bir şekilde yaşanıyor. Kimisi bir saat, kimisi belki yüz sene yaşıyor. Hayatını yaşamak ve yaşayamamakla anlatılan başka bir şey. Hayatını yaşadı, yaşayamadı veya tüketti cümleleri kimler ve ne durumlar için kullanılırsa doğru veya değil? Anlaşılması gereken nedir? Hayattan beklentileri herkesin farklı. Bana göre hayatını israf eden, kendisine göre yaşamış veya başkasına göre ıskalayan biri, bir başkasına göre değerlendirmiş olabilir. Bu bir telakkidir, perspektiftir.

Zaman akıyor. Biz çoğu zaman onun içinde değil, arkasında sürükleniyoruz. Günler geçiyor, takvimler değişiyor; fakat insanın kendisi, yerinde sayıyor. Soru basit ama rahatsız edici: Biz bu hayatı yaşıyor muyuz, yoksa sessizce tüketiyor muyuz?

Tanpınar, zamanı bir medeniyet meselesi olarak görür. “Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında” derken, insanın varoluş sancısını anlatır. Bugünün insanı ise ne içinde ne dışında; zamanın esiri. Saatler hükmediyor, bildirimler yön veriyor, takvimler kimliğimizi belirliyor. Zaman artık yaşanan bir derinlik değil, yetiştirilmesi gereken bir yük. Zaman makinesi öğütüyor bizi. Trump, gene hangi manyaklığı yapmış, Netenyahu kaç Filistinliyi katletmiş? Kim, kime aşık, kim kimden nefret ediyor? Koyduğu kurallara dahi kendisinin uymadığı kaotik dünyada yaşıyoruz. Soru şu: Hangi dünyanın hayatı yaşanmaya değer?

Arkadaşları Temel’e, yüzmeye gittikleri havuz başında sormuşlar: “Temel, yüzme biliyor musun?” Temel: “Bilmiyorum; ama öğrenmek istiyorum. Havuzu boşaltın.” demiş. Suyu boşaltılmış havuzda yüzme, nasıl öğrenilecek? Hayatı teneffüs etmek zorunda olduğumuz dünya havuzundaki mantık, Temel’e rahmet okutturacak cinsten.

Modern çağ, insana çok şeyi sundu ama anlamı geri aldı. Daha çok imkân, daha az iç huzur… Daha çok iletişim, daha derin yalnızlık…  Daha çok bilgi, daha çok kakofoni… Daha konforlu hayat, daha büyük kibir… Hayat hiç bu kadar dolu görünmemişti ama hiç bu kadar da boş, sığ, anlamsız hissedilmemişti. Çünkü biz, var olma bilincinden vazgeçip sahip olmak ihtiras ve şımarıklığını tercih ettik.

Sezai Karakoç’un asıl itirazı tam da buradadır. Ona göre insan, ruhunu kaybettiği gün modernleşmiştir. Diriliş, yeniden eşyaya değil, manaya dönmektir. Ama biz eşyaya tutundukça manadan uzaklaştık. Ekranlar büyüdü, vicdanlar küçüldü. Hayat hızlandı, insan yavaşladı; içten içe yoruldu.

Nietzsche, insanın en büyük tehlikesini “sürü ahlakı” olarak tanımlar. Herkes gibi düşünen, herkes gibi yaşayan, herkes gibi tüketen insan… Bugün mutsuz olmamızın nedeni kader değil; benzeşme. Kendi yolunu çizmekten vazgeçen, fıtratından uzaklaşan insan, başkasının hayatını yaşar ve buna “normal” der. Oysa normal olan şey, çoğu zaman çürümenin adıdır.

Hayatı tüketmek kolaydır; yaşamak zordur. Tüketmek; hız ister, yüzeysellik ister, unutmayı ister. Yaşamak; durmayı, düşünmeyi, bedel ödemeyi ister. Biz durmaktan korkuyoruz. Çünkü durursak düşüneceğiz. Düşünürsek yüzleşeceğiz. Yüzleşirsek bazı hayatların bize ait olmadığını fark edeceğiz. İşte asıl korku budur.

Ve şimdi, kaçamayacağımız o son gerçek: Bir gün bu telaş bitecek, telefonlar susacak, takvimler anlamını yitirecek.

O gün geldiğinde, kimse kaç ev aldığımızı, kaç fotoğraf paylaştığımızı, ne kadar meşgul göründüğümüzü sormayacak. Sadece tek bir soru kalacak geriye: “Bu hayat senin miydi, yoksa onu da mı tükettin?” Eğer cevap suskunluksa, işte asıl yoksulluk o zaman başlayacak.

Bir gün her şey duracak. Ezanlar duyulacak ama sen kendini çağrının içinde bulamayacaksın. Sala okunacak, senin için eller bağlanacak, belki “İyi bilirdik” diyecekler.  Defterler açılacak; kaç şey yaptığın değil, niçin yaşadığın sorulacak. O gün, “meşguldüm”, “hayatımı yaşadım” cümlesi, geçersiz olacak. Çünkü hayat, sana emanet edilmişti; harcaman için değil, şahitlik etmen için. “O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.” ilahi buyruğu, istemesen de beyninde zonklayacak.

 Bedenini kim ve ne için kullandın, duyguların kim ve ne için kabardı? Kalbinde neyi taşıdın, kazancını nerede sarf ettin? Arkası gelmeyecek sorular sorulacak. Bu hayatı tükettinse geriye ağır sessizlik kalacak.

Yaşadığın hayatın huzuruyla gülmek, harcadığın hayatın vicdan azabıyla kahrolmak. Üçüncü seçenek yok!

Seçtiklerimiz

spot_img