13.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ocak 29, 2026
Ana SayfaDin ve AhlâkHayat ve Varlık

Hayat ve Varlık

     Varlığın değeri, canlılık denen hayat iledir.

     Belki vücud ve varlığın, gerçekliği hayat iledir.

     Hayat, varlığın nûrudur. Kavrama yeteneği olan şuur;

     Hayatın ziya ve ışığıdır. Hayat, her şeyin başı ve esasıdır.

     Hayat her şeyi, her bir hayat sâhibine mâl eder.

     Bir şeyi, bütün şeylere mâlik hükmüne geçirir.

     Hayât ile canlı bir varlık diyebilir ki:

     “Şu bütün şeyler malımdır. Dünya, evimdir.

     Kâinat / tüm evren Mâlik ve Sâhib’im tarafından verilmiş bir mülk ve varlığımdır.”  

     Nasıl ki ışık, cisimlerin görülmesine sebeptir. Renklerin var olma nedenidir.                                                                                                                                                             

     Öyle de, yaşam belirtisi olan hayât da, yaratılmış mevcudâtın, yani kâinatın keşfedeni,

     Gizli sır ve mânâlarını ortaya çıkaranı, durum ve niteliklerin gerçekleşmesinin sebebidir.

     Hem, küçük bir parçayı; bütün ve bütüne ait hükmüne getirir.

     Hem de, bütüne ait şeyleri, bir parçaya sığıştırmaya sebeptir.

     Sınırsız şeyleri, ortak edip birleştirir.

     Bir vahdet ve birlik rûhuna vesîle kılar. Varlıktaki bütün mükemmelliklerin sebebi olur.

     Hattâ, hayât; çokluk tabakalarında, Allah’ın birliğinin tecellîleridir.

     Bunların her biri, Allah’ın ehadiyet ve birliğini gösterir. Kısaca Allah’ın birliğine aynalık eder.

     Hayatsız, yani ruhsuz ve cansız bir cisim, büyük bir dağ bile olsa, yetim, garip ve yalnızdır.

     İlgi ve alâkası yalnız bulunduğu yer ve ona karışan şeyler iledir.

     Başka ne varsa, o dağa göre yok sayılır. Çünkü, ne hayatı var ki, hayat ile ilgili olsun.

     Ne şuuru / bilinç ve anlayışı var ki onu alâkadar etsin.

     Küçücük bir cisme, meselâ bal arısına hayat girdiği anda, bütün kâinatla;

     Öyle bir yakınlık kurar ki, tüm evrenle, özellikle yeryüzü çiçekleri ve bitkileri ile,

     Öyle bir alış veriş yapar ki, diyebilir: “Yeryüzü benim bahçemdir.” 

     Canlılardaki bilinen iç ve dış duyu organlarından başka, hissedilmeyen;

     Sâika / sevkedici ve şâika / şevke getirici hisleriyle beraber,

     O arı, dünyanın çeşitli türleriyle dost olur. Onlarda tasarrufta bulunur!

     Hayat, en küçük canlıda böyle etkisini gösterirse, hayat;

     İnsanda en yüksek mertebe ve dereceye çıktıkça, öyle bir açılım kazanır ve nurlanır ki,

     Hayatın ışığı olan şuur / bilinç ve akıl ile, insan kendi hanesindeki odalarda gezdiği gibi,

     O hayat sahibi, kendi aklı ile yüce, ruhî ve maddî âlemlerde gezer.

     Yani o şuurlu canlı, mânen o âlemlere misafir gittiği gibi, o âlemler dahi,

     O şuur sahibinin ruh aynasına misafir olup, temessül ederek görünür bir hâl alır.

     Hayat, Allah’ın en parlak birlik delili, en büyük nimet kaynağı,

     En hoş ve güzel merhametinin her şeyde görünmesidir.

     En gizli, ince, derin ve sanatlı temiz nakşıdır.

     Çünkü, hayat çeşitlerinin en aşağısında bulunan bitkilerin hayâtı

     Ve bitki hayatlarının en birincisi olan çekirdekteki hayat düğümünün;

     Uyanıp açılarak gelişmesi, o derece açık bir şekilde olduğu hâlde,

     Hz. Âdem’den beri yapılan, ilmî tespitler nazarında gizli kalmıştır.   

     Hakikati / aslı; hakîkî olarak / hakkıyla, insanın aklı ile keşfedilmemiştir!

     Hem hayat, o kadar temizdir ki,

     İki yönü, yâni mülk / dış yüzü ve melekûtiyet / iç yüzü temiz, pâk ve şeffaf / saydamdır.  

     Kudret eli, sebepler perdesini koymayarak, doğrudan doğruya temas ediyor.

     Fakat diğer şeylerdeki ufak ve değersiz işlere

     Ve kudretin izzet ve şerefine uygun düşmeyen temiz olmayan görünüşteki hâllere

     Menşe ve kaynak olmak için, görünüşteki sebepleri perde etmiştir.

Muhsin Bozkurt
Muhsin Bozkurt
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.
Önceki İçerik

Seçtiklerimiz

spot_img