Kâmil / olgunluk ve faziletlerin kaynağı, yüksek ahlâkın muallimi, Allah’ın birliğinin ve ebedî saadet ve mutluluğun ilân ve duyurucusu olan Hz. Muhammed; kendi kendine söylemiyor. Aksine söylettiriliyor. Evet, Kâinatın Yaratıcısı tarafından konuşturuluyor. Ezelî üstadı olan Yüce Allah’tan ders alıp, sonra ders veriyor. Çünkü binlerce peygamberlik delilleriyle, Kâinatın Hâlık’ı bütün o mucizeleri onun elinde yaratmakla gösterdi ki; O, O’nun hesabına konuşuyor. O’nun kelâmını / sözünü tebliğ ediyor / bildiriyor. Hem O’na gelen Kur’an ise, içinde ve dışındaki kırk mucizelik yönü ile gösteriyor ki, O, Cenab-ı Hakk’ın tercümanıdır. Hem O; kendi Zâtında bütün ihlâs, içtenlik ve takvasıyla, bütün ciddiyetiyle, tebliğ emanetiyle ve sâir bütün hâl ve tavırlarıyla gösterir ki; O, kendi adına, kendi fikriyle demiyor. Muhakkak ki, Yaratıcı’sı adına konuşuyor. Hem onu dinleyen tüm hakikat ve gerçeği araştıran âlim ve bilginler; keşif, tahkik ve araştırmalarıyla; tasdik etmiş / onaylamışlar ve kesin bir ilimle iman edip inanmışlar ki, O kendi kendine konuşmuyor. Şüphesiz, Kâinat’ın Hâlikı O’nu konuşturuyor. O’na ders veriyor. O’nun da, bu dersleri insanlara aktarmasını istiyor.
Büyük Kusur
Nefsini / kendini itham edip suçlayan, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden af diler. İstiğfar / af dileyen ve tevbe eden Allah’a sığınır. Allah’a sığınan şeytanın şerr ve kötülüğünden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa lâyık olur. Affı hak eder.
Kin ve Düşmanlık
Kin ve düşmanlık beslemek insafsızlıktır. Çünkü bir gemide birinin yanında; dokuz mâsum ve bir câni bulunsa; o kimse gemiyi batırmak istediği takdirde, onun ne kadar zâlim biri olduğu anlaşılır. Hattâ gemide bir tek mâsum, dokuz câni bile olsa, yine o geminin batırılmasını, hiçbir adâlet ve kanun onaylamaz ve doğru bulmaz. Aynen bunun gibi, her insan Rabbânî bir hâne ve İlahî bir gemi hükmündedir. İşte her müslümanın vücud ve bedeninde; İman ve İslâmiyet ve Komşuluk gibi dokuz değil, belki yirmi mâsum sıfatlar varken; zararlı olan ve hoşa gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden, ona kin ve düşmanlık beslemek; insan denen o hane veya gemiyi batırmak, yakmak ve tahribine girişmek ve bunu arzu etmek; çok çirkin ve gaddarca bir zulümdür.
Fen ve Sanat Silâhı
Her Müslüman İ’lâ-yı Kelimetullah / Allah’ın adını yüceltmekle mükellef, vazifeli ve görevlidir. Bu zamanda en büyük sebebi ise, maddeten terakki etmek / yükselmektir. Zira Ecnebiler / Yabancılar ve Batılılar fen ve sanayi silâhıyla, bizleri manevî baskıları altında eziyor. Biz de fen ve sanat silâhıyla, İ’lâ-yı Kelimetullah’ın en müthiş düşmanı olan cahillik, fakirlik ve fikir ayrılıklarına karşı cihad edip savaşmalıyız. Fakat, haricî / dışa karşı cihadı; -onlar fiilen saldırmadıkça- İslâm’ın kat’î / kesin delillerinin elmas kılıçlarına havale etmeliyiz. Çünkü medenîlere galebe çalmak / üstün gelmek, ikna iledir. Söz anlamayan vahşîler gibi icbar / zorlama ile değildir.
İman ve İnkâr
İnkâr etmemek başkadır. İman etmek, bütün bütün başkadır. Kâinatta hiçbir akıl ve şuur sahibi; kâinat ve evrenin bütün cüz ve kısımları kadar, şahit ve tanıkları bulunan celâl sahibi Yüce Yaratıcı’yı inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzîb edeceği / yalanlayacağı için, susar ve lâkayd / kayıtsız kalır. Fakat O’na iman etmek; şanı büyük Kur’an’ın ders verdiği gibi olmalı. O Hâlık’ı / Yaratan’ı sıfat ve isimleri ile tanımakla. Umum kâinatın şehadet / şahitlik ve tanıklığına istinaden kalben tasdîk etmekle. Elçileriyle gönderdiği emirleri tanımakla. Günah ve emre muhalefet edildiği zaman; kalben tevbe ve nedamet etmek / pişman olmakladır. Yoksa, büyük günahları serbestçe işleyip istiğfar / tevbe etmemek ve aldırmamak; o imandan hissesi / payı olmadığına delildir.