Hakk Namına Konuşan

27

     Kâmil / olgunluk ve faziletlerin kaynağı, yüksek ahlâkın muallimi, Allah’ın birliğinin ve ebedî saadet ve mutluluğun ilân ve duyurucusu olan Hz. Muhammed; kendi kendine söylemiyor. Aksine söylettiriliyor. Evet, Kâinatın Yaratıcısı tarafından konuşturuluyor. Ezelî üstadı olan Yüce Allah’tan ders alıp, sonra ders veriyor. Çünkü binlerce peygamberlik delilleriyle, Kâinatın Hâlık’ı bütün o mucizeleri onun elinde yaratmakla gösterdi ki; O, O’nun hesabına konuşuyor. O’nun kelâmını / sözünü tebliğ ediyor / bildiriyor. Hem O’na gelen Kur’an ise, içinde ve dışındaki kırk mucizelik yönü ile gösteriyor ki, O, Cenab-ı Hakk’ın tercümanıdır. Hem O; kendi Zâtında bütün ihlâs, içtenlik ve takvasıyla, bütün ciddiyetiyle, tebliğ emanetiyle ve sâir bütün hâl ve tavırlarıyla gösterir ki; O, kendi adına, kendi fikriyle demiyor. Muhakkak ki, Yaratıcı’sı adına konuşuyor. Hem onu dinleyen tüm hakikat ve gerçeği araştıran âlim ve bilginler; keşif, tahkik ve araştırmalarıyla; tasdik etmiş / onaylamışlar ve kesin bir ilimle iman edip inanmışlar ki, O kendi kendine konuşmuyor. Şüphesiz, Kâinat’ın Hâlikı O’nu konuşturuyor. O’na ders veriyor. O’nun da, bu dersleri insanlara aktarmasını istiyor.

Büyük  Kusur

     Nefsini / kendini itham edip suçlayan, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden af diler. İstiğfar / af dileyen ve tevbe eden Allah’a sığınır. Allah’a sığınan şeytanın şerr ve kötülüğünden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa lâyık olur. Affı hak eder.

Kin  ve Düşmanlık

     Kin ve düşmanlık beslemek insafsızlıktır. Çünkü bir gemide birinin yanında; dokuz mâsum ve bir câni bulunsa; o kimse gemiyi batırmak istediği takdirde, onun ne kadar zâlim biri olduğu anlaşılır. Hattâ gemide bir tek mâsum, dokuz câni bile olsa, yine o geminin batırılmasını, hiçbir adâlet ve kanun onaylamaz ve doğru bulmaz. Aynen bunun gibi, her insan Rabbânî bir hâne ve İlahî bir gemi hükmündedir. İşte her müslümanın vücud ve bedeninde; İman ve İslâmiyet ve Komşuluk gibi dokuz değil, belki yirmi mâsum sıfatlar varken; zararlı olan ve hoşa gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden, ona kin ve düşmanlık beslemek; insan denen o hane veya gemiyi batırmak, yakmak ve tahribine girişmek ve bunu arzu etmek; çok çirkin ve gaddarca bir zulümdür.

Fen  ve Sanat  Silâhı

     Her Müslüman İ’lâ-yı Kelimetullah / Allah’ın adını yüceltmekle mükellef, vazifeli ve görevlidir. Bu zamanda en büyük sebebi ise, maddeten terakki etmek / yükselmektir. Zira Ecnebiler / Yabancılar ve Batılılar fen ve sanayi silâhıyla, bizleri manevî baskıları altında eziyor. Biz de fen ve sanat silâhıyla, İ’lâ-yı Kelimetullah’ın en müthiş düşmanı olan cahillik, fakirlik ve fikir ayrılıklarına karşı cihad edip savaşmalıyız. Fakat, haricî / dışa karşı cihadı; -onlar fiilen saldırmadıkça- İslâm’ın kat’î / kesin delillerinin elmas kılıçlarına havale etmeliyiz. Çünkü medenîlere galebe çalmak / üstün gelmek, ikna iledir. Söz anlamayan vahşîler gibi icbar / zorlama ile değildir.

  İman  ve  İnkâr

     İnkâr etmemek başkadır. İman etmek, bütün bütün başkadır. Kâinatta hiçbir akıl ve şuur sahibi; kâinat ve evrenin bütün cüz ve kısımları kadar, şahit ve tanıkları bulunan celâl sahibi Yüce Yaratıcı’yı inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzîb edeceği / yalanlayacağı için, susar ve lâkayd / kayıtsız kalır. Fakat O’na iman etmek; şanı büyük Kur’an’ın ders verdiği gibi olmalı. O Hâlık’ı / Yaratan’ı sıfat ve isimleri ile tanımakla. Umum kâinatın şehadet / şahitlik ve tanıklığına istinaden kalben tasdîk etmekle. Elçileriyle gönderdiği emirleri tanımakla. Günah ve emre muhalefet edildiği zaman; kalben tevbe ve nedamet etmek / pişman olmakladır. Yoksa, büyük günahları serbestçe işleyip istiğfar / tevbe etmemek ve aldırmamak; o imandan hissesi / payı olmadığına delildir.

Önceki İçerikAvukatların Pîri ve Halaskârı Ahmet Vekilî Hazretleri
Sonraki İçerikSahipsiz memleket!
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.