Çılgın Proje

27

Gelelim şu Çılgın Projeye!..  Projeyle ilgili olarak ilk ifadeleri duyduğumda tepkim “Allah Allah bu proje aslında yeni değil, çılgın da!.. Ama acaba neden yer değiştirdi?” oldu. Zira daha 1980li yılların başlarında ve henüz pek çok STK’nın beyin fırtınası toplantılarına başlamamış olduğu bir zaman diliminde, rahmetli hocamız Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu’nun önderliğinde Boğaziçi Sohbetlerini başlatmıştık.

Kendilerinden sonra da devam eden süreçte, 90’lı yıllarda, Karadeniz’i Marmara’ya bağlayacak kanal projesi bu sohbetlerin birinde konuşulmuştu. Kanuni Dönemine rastlayan ilk safhadan itibaren çeşitli zaman dilimlerinde gündeme gelen düşüncenin uygulama seyrinde göz önünde tutulan mekân hep “Karadeniz – Sakarya nehri – Sapanca – Marmara güzergâhı” olmuştu. Konu zaman zaman Cumhuriyet döneminde de gündeme gelmiş ve bazı hocalarımız tarafından güncelleştirilen proje devlet kademelerine sunulmuştu. 90’lı yıllarda, projeyi yeniden elden geçiren ekibin başında bulunan hocamız toplantılarımızın birinde konuyu gündemimize almıştı.

Proje değişik güzergâhı ile sn Başbakan tarafından gündeme getirildiğinde bugününü yaşayan ve muhalif olmak için muhalefet yapanlarla, yağ kazanına batmış tek perdeden konuşmayı şiar edenmiş goygoycu “hık deyicilerin” konuşmalarını dinlemektense, bundan bir süre önce projenin yürütücüsü olanları arayıp bulmak onlarla konuşmak sanırım daha doğru olanıydı.

Bizim kolaycı ahkâm kesici basınımızın bunu tercih etmesini beklemekse sanırım abesle iştigaldi. Bu düşüncelerle, sohbetlerde bir araya geldiğimiz ve o günlerde projenin hazırlayıcılarından Prof. Dr. Necati Ağıralioğlu’na başvurmak en doğru olanıydı. Kendilerini arayarak son gelişmelerden ne kadar haberdar edildiklerini ve neden yeni bir güzergâh ihtiyacının olduğunu öğrenmek istedim.

Cevapları açıktı. Karadeniz-İzmit Körfezi projesi bundan 4 yıl kadar önce devlet büyüklerine sunulmuş ve olumlu görüşleri de alınmıştı. Ama aradan bir süre geçtikten sonra verilen cevap; “çok iyi, çok güzel ve gerekli ama, o günlerdeki maliyeti 300-400 milyon Dolar olan proje için, devletin parası yoktu! Acaba bunu Üniversite deruhte edemez miydi?”

Bu cevap iki türlü şaşırtıcıydı. Biri, eğer inanırsanız, devletin 300-400 milyon Doları finanse edecek durumu yoktu. İkincisi bunu devlet üniversitesinden bekliyordu ve üniversite bu finans kaynağını bulursa devlet projeyi destekleyecekti! Gelin de şaşmayın… Değerli hocamıza şaşkınlık içerisinde hemen ikinci sorumu dile getirdim. “Peki, bugün aynı güzergâh tercih edilse yukarıdaki rakam ne kadar oynar?” Aldığım cevap “belki biraz daha maliyetlerin yükselmesi bakımından fark edeceği, ama bunun milyar Dolarları bulmayacağı” idi.

Zira o projenin ana güzergâhını Sakarya nehri yatağı teşkil edecek ve Çatalca Projesi kadar hafriyata gerek kalmayacaktı! Peki, o günlerdeki sunumdan sonra sizleri tekrar arayan soran oldu mu? sualime  aldığım cevapsa ise “hayır” dı..

Düşünüyorum. Güzergâh değişiyor. Neden belli değil veya açıklanma gereği duyulmuyor!.. Hadi o günkü rakamlar katlandı!… Fakat bilenler tarafından 1 milyar Doları bulmayacağı söylenen kanal projesinin bugün gazetelere yansıyan rakamı 10 milyar Dolardan fazla, yani!.. Ayrıca “fazla”nın ucunun nereye kadar açık olduğu ise ayrı bir âlem. Neyse! Fakat aklıma takılan bir başka nokta daha var.

Bilinir İstanbul’un nüfusu hakkında yapılan tespitler, söylenenler ve tahminler muhtelif. Fakat şurası muhakkak, bir zamanlar sn Başbakan henüz Büyükşehir Belediye Başkanı iken, kendilerinin de şikâyet ettikleri İstanbul’un çirkin büyümesi karşısında düşündükleri, şehre göçlerin kontrol edilmesi idi! Peki Çatalca üzerinden bağlanacak bir yeni kanal güzergâhı İstanbul’un daha da yoğunlaşmasına ve de artık yaşanılır olmaktan çıkmasına sebep olmayacak mı?

Hangi akla hizmet İstanbul “tarihi ve kültürel bir kent olmaktan çıkarılarak” finans şehri olmaya mahkûm edildi, o ayrı bir konu! Ama buna zaten Trakya’da Tekirdağ, Anadolu’da Kocaeli ile birleşmiş İstanbul’a Çatalca yerleşimini eklediniz mi, o zaman sanırım gümbürtüyü dinlemeye bile gerek kalmayacaktır! Peki yine sormak istiyorum. Geçmiş günlerin Büyükşehir Belediye Başkanının “İstanbul’a vize uygulamak” istediği günlerden bugüne İstanbul’da kültürel gelişme içerisinde, medeniyetimizin beyefendilerin ve hanımefendilerin sayıları arttı da bizim mi haberimiz olmadı?

Bahsi geçen Çılgın Proje hakkında, eğer ülkemize yarar getirecekse, yanlış bir değerlendirme yaparak zihinleri karıştırmaktan endişe ettiğimden, dost meclislerinde konuyu tartışmaya devamda kararlıydım. Bu düşüncelerle denizcilik sahasında hem üretici, hem de gönül bağı dolayısıyla araştırmacı hüviyet taşıyan bir dostumla konuyu görüşmeye karar verdim.

O sırada birlikte olduğumuz dostlardan bir diğeri de iş hayatından önemli bir sima idi. Böylece değerlendirmeyi iki yönlü yapabilme şansım artmış oluyordu. Konuşmalardan ortaya çıkan şuydu. “İstanbul’u ve Boğaz’ını çok kısa bir gelecekte bugünün 4 misline varan kuru ve sıvı yük taşımacılığı tehdit edecektir. Bu durumda şu veya bu şekilde bir alternatif imkânı bulunmalıydı. Öyle kimilerinin ifade ettikleri gibi, boru taşımacılığının kesin bir çözüm olması mümkün değildi. Zira konuda göz ardı edilen pek çok nokta bulunmaktaydı.

Sakarya üzerinden yüzyıllardır konuşulan güzergâha gelince, doğruydu ama buradan ancak 4-5 Dtw’lik gemiler geçiş imkânı bulabilirlerdi. Oysa bugün gemi tonajları 40-50 Dtw’lik hale gelmişti. O halde böylesi büyük tonajlı gemilerin daha geniş ve derin kanallı olmaları iktiza etmekteydi. Ama basına yansıdığı gibi bu projenin, eğer Çatalca çevresinden gerçekleştirilecekse, 50-60 milyar Dolardan aşağı bir rakama mal olması mümkün değildi. Üstelik çevre meselesi de ayrı bir sorundu. Bir de İstanbul’un hâlihazır nüfusundan oraya kaydırma yapılmaz ve bölge yeni bir yerleşme yükü doğurursa işte o zamana İstanbul için düşünülmesi mümkün olmayan bir felâket ortaya çıkardı!..”

Bu görüşlerle iktifa etmeyerek konuda sorgulamaya devamda kararlıydım. Bir başka mecliste bu defa, “peki Sakarya nehrinin yatağı genişletilemez mi? idi sorum. Hâzurunun verdiği cevap “olmaması için hiçbir sebep yoktur ama belki Sapanca üzerinden geliş değiştirilir, böylece maliyeti biraz artar ama Sapanca kirlenmeyeceğinden daha sağlıklı olur” tarzındaydı.

Ayrıca öyle görülüyor ki Sakarya güzergâhı tercih edildiğinde İstanbul’a yeni bir göç akımı da, Adapazarı bölgesinde kesilmiş olurdu. O halde diye düşünürken sn. Burhan Ayeri’nin sütununda bir hocanın, Prof. Dr. Murat Çekirge’nin, gündeme gelmemiş görünen bir görüşü ile karşılaştım. Hoca, bilindiği üzere; Karadeniz’in 100-150 m derinliğinde Hidrojen Sülfür bulunduğunu hatırlatıyor ve böyle bir kanalla “su bütçesi” adı verilen denge değişeceğinden öyle bir gaz ortaya çıkar ki bu da ölümcül bir tehlike demektir, diyordu.

Kısaca Türkiye’nin İstanbul Boğazını doğması muhtemel tehlikeli deniz trafiğinden, Montreux’e rağmen, bir şekilde kurtarılması gerektiği bir vakıa. Yani yeni bir güzergâha ihtiyacımız var. Ama nasıl ve nereden? Umalım konu, siyasî hayatımıza intikal eden her konu gibi, bir inat meselesi olmaz da aklıma takılan Türkiye’mize yeni ufuklar açacak şekilde “çılgınlaştırılmadan” çözüme kavuşturulur..