İcat / yaratma ve zıtları bir araya getirmede,
büyük bir hikmet / fayda, amaç, büyük bir mânâ ve anlam var.
Kudret ve gücün elinde; güneş ve zerre / atom birdir.
Gücün tecellîsi / kendini göstermesi, zıtların bir araya gelmesi yüzünden.
Nitekim:
Zevk ve lezzet içinde, elem ve acı. Hayır ve iyiliğin içinde şerr ve kötülük.
Hüsnün / güzelliğin içinde çirkinlik. Nef’ / faydanın içinde zarar.
Nimet / faydalı her şey içinde nıkmet / sıkıntı ve üzüntü sebepleri.
Nûrun içinde nâr / ateş vardır.
Acaba, bunların sırrı, gizemi, meçhul mahiyetleri nedir?
Nisbî / göreceli, kıyasla ortaya konan gerçeklerin vücuda getirilmesi.
Bir şeyde çok şey olması ve onların meydana çıkması, görünmesi içindir.
Bilindiği gibi, hareketin sür’at ve hızıyla bir nokta bir hat olur.
Hareketin hızı; bir nur parıltısını nurdan bir daire, âdeta bir ışık topuna çevirir.
Nisbî / göreceli hakikatlerin görevi, dünyada tanelerin sümbül haline gelmesini sağlamaktır.
Kâinatın çamurunu, nizamının rabıta ve bağlarını
ve nakşının alâka ve münasebetlerini nisbî hakikatler oluşturmaktadır.
Âhirette bu nisbî emirler; orada hakikatler olarak karşımıza çıkacaktır.
Hararetteki mertebe ve derecelere; soğuğun içine girmesi sebeptir.
Güzelikteki dereceler; çirkinliğin içine girmesiyle kendini gösterir.
Ziya / ışık, varlığını karanlığa borçlu.
Lezzet, eleme medyun / borçlu.
Sıhhatin kıymeti, maraz / hastalık olmadan bilinmez.
Cennet olmazsa, Cehennem bile azap yeri olmaktan çıkar.
Zemheri / şiddetli soğuk olmazsa, cehennem de ihrak edemez / yakamaz.
O ezelî Allah, zıtları birbiri içinde yaratarak hikmetini gösteriyor.
Haşmet ve heybetini zuhur ettiriyor.
O ezelî kudret sahibi Allah, zıtları bir araya getirerek gücünü gösteriyor.
Azamet ve büyüklüğünü nazara veriyor.
Çünkü, Allah’ın o kudreti, Zâtı’nın bir gereği.
O ezelî Zât’ın zıddı olamaz. Âcizlik ona müdahale edemez. Hem onda dereceler de olamaz.
Her şeye karşı nispeti bir. Hiçbir şey ona ağır gelmez.
O kudretin ziyasına, güneş kandil olmuş. Bu kandilin nuruna deniz ise ayna.
Şebnemlerin / çiğ tanelerinin gözleri, birer mir’at / ayna olmuş.
Denizin geniş yüzünün gösterdiği güneşi, alın kırışıklığındaki damlalar da gösterir.
Şebnemin / çiğ tanesinin küçük gözü yıldız gibi parlar.
Aynı özellikten dolayı, güneşin nazarında şebnem / çiğ, deniz bir olur.
Şebnemin göz bebeği, küçücük bir güneşe benzer.
Şu muhteşem güneş de, küçücük bir şebnemdir.
Göz bebeği, Kudret Güneşi’nden gelen bir nurdur. O kudrete Kamer / Ay olur.
Gökler bir denizdir. Rahman’ın nefesiyle alın kırışıklıklarında dalgalanan
Damlalar da, yıldızlar ve güneşlerdir.
Kudret tecellî etti. O katrelere nuranî parıltıları serpti. Her bir güneş bir damla, her bir
yıldız bir şebnem / sabahleyin düşen bir çığ. Her bir parıltı bir timsal ve bir örnektir.
O katre misal / o damla gibi güneş, o tecellî feyzinin küçücük bir aksi / yansımasıdır.
O parıltıcık cilalanmış hale getirir, dev cam parçası inci gibi parlar.
O çığ tanesine benzeyen yıldız, latif gözünün içinde, parıltıya bir yer yapar.
Parıltı olur bir lamba, gözü olur bir cam, kandili nurlanır.


