Mağdûb / gazaba uğrayanların ve dâllîn / hak yoldan sapanların nasıl karanlık bir yolda olduklarına bir göz atacak olursak, neler görürüz neler: İnsan, önceleri en büyük bir mezar ve ölüler şehri hükmünde olan yokluk karanlıklarında idi! Ezelî kudret sahibi Allah, kendi kudret eliyle insanı, yokluk / karanlıklar ülkesinden çıkardı. Varlık hâline getirerek, onu gerçek lezzetlerin bulunmadığı, zahiren korku çölünü andıran dünya’ya gönderdi!
Münkir / inkâr eden insan; gözünü açıp etrafına, merhamet istercesine bakınca; belâ, musibet, acı ve elem denen düşmanların hücumlarıyla karşılaşmış sanır kendini! Korkup çekinir! Etrafındaki her şeyden, hatta dağdan taştan yardım umar olur! Onların kalpleri katı ve çok acımasız olduklarını anlar! Ümitsizce yardım istercesine başını göklere çevirir. Onların da kendine karşı tehdit eder bir tavır almış durumda olduklarını sanır! Herbiri sanki çok sür’atli birer bomba gibidirler! Hızla geçip giderler. Allah’dan birbirlerine dokunmuyorlar.
Eğer biri kazara yolunu şaşıracak olsa, görünen âlemin ödü patlar! Tesadüfe bağlı olacaklardan ise, hayır gelmez. O cihetten de bir fayda ummayınca, üzülerek hayretler içinde kalır! Sinesine sığınır. Bir de nefsime başvurayım der. Fakat nefsinden yükselen binlerce yoksulluk, fakirlik gibi, ihtiyaçların feryat ve figanlarını duyar. Tesellî ve yatıştırma beklerken, daha derin korkulara giriftar olur!
Bu sefer, iyiyi kötüden ayırma kabiliyetinde olan vicdana sığınmak ister. Fakat onda da bir kurtuluş yolu bulamaz! Çünkü, binlerle emel, arzu, istek ve duyguları kâinatın her tarafına uzanmıştır. Onlara el uzatacak hiçbir kimse ve yer kalmaz! İnsanın, gelecekle ilgili bütün emel ve arzuları yokluk âlemi içinde sıkışmış vaziyettedir! Bir tarafı, başlangıcı olmayan Ezel’e, bir tarafı, sonu olmayan Ebed’e uzanıp gidiyor! Öyle genişlikleri vardır ki; eğer dünyayı yutsa, o vicdan tok olmaz.
İşte bu acı yolda nereye başvursa, onda bir belâ bulur! Zira mağdûb / gazap edilenler ve dallîn / dalâlet yolunda gidenlerin yolları hep böyledir! Tesdüf / rastlantı ve dalâlet / sapıklık ile, o yola bakan inkârcı insan; o bakışı, bizzat kendisi edinir! Bu duruma düşer! Böylece: Başlangıç’ı, Sonuç’u, Sâni / San’atla Yaratan’ı ve Haşri / ölümden sonraki dirilmeyi, geçici olarak unutur!
Bu durum ise, Cehennem’den daha beter, daha kötü, daha yakıcıdır! Ruhu eziyor! Zira başvurduklarından öyle bir hâl alır! Çünkü o hâl; korku ve dehşetten, acz ile ürpermeden, sıkıntı ve huzursuzluktan, kendini yabancı ve yalnızlıktan kaynaklanan korkudan, yetim ve kimsesiz sanıştan, yeis ve ümitsizlikten meydana gelen yakıcı vicdandan ileri gelir!
Şimdi her yöne mukabil bir cepheyi alır, def’ine çalışır.
x
Önce: Kudret, güç ve kuvvetine müracaat eder. Görür ki;
Âcizelik / güçsüz ve kudretsiz oluşu kendisiyle birlikte.
İkincisi: Bedenine olan ihtiyaçların susmasına yönelir.
Ne yazık ki, durmadan bağırıp çağırırlar!
Üçüncüsü: Medet ve yardım istercesine, bir kurtarıcı için bağırır, çağırır!
Fakat, ne kimse işitir sesini, ne cevap verir kimse!
Biz zannediyoruz ki, herbirşey bize düşman,
Herbirşey bizden garîb.
Hiçbirşey kalbimize bir teselli vermiyor!
Hiç emniyet bahşetmiyor! Gerçek zevki vermez!
Dördüncüsü: Biz ulvî / yüce yıldızlara baktıkça,
Onlar nazara verir / dikkate sunar; bir korku ile dehşeti,
Hem vicdandan kaynaklananın bir korku geliyor!
Akılsız, kuruntu verici!
x
Böylece, inkârdaki karanlık yolu gördük.
Sıra: Sırat-ı Müstakim / Doğru Yol’u göstermekte:


