Sağa dönüyorum, olmuyor; sola dönüyorum, olmuyor. Atalarımız, çaresizliği anlatmak için aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık, demiş.
Mehmet Akif’in, “Ya hamiyetsiz (duyarsız) olsaydım, ya param olsaydı; / İşimiz doğrusu bundan daha kolay olurdu.” dizelerini dilime pelesenk ediyorum.
Beynim zonkluyor, hafsalam almıyor. Dünya egemenlerinin bu kadar zıvanadan çıkmasını kabullenemiyor, izahını yapamıyorum.
Binlerce insan öldürülüyor Gazze’de, Lübnan’da, Irak’ta, İran’da… İnsanlar evlerini terk etmek zorunda kalıyor, soğuk havada sokakta derme çatma çadırda zorlu bir hayat sürüyorlar. Beyrut’ta sığınabilecek bir metrekare yer yok. Erkekler çaresiz, kadınlar perişan, çocuklar titriyor. Kimse, bir dakika sonrasından emin değil. Sebep, teopolitik. Bu teopolitiğin adı, “arz-ı mev’ud”. Katleden, İsrail.
Bir iri adam, her gün üç beş cümle söylüyor, her sözü birbiriyle çelişiyor. Evanjelist Siyonistlerin, kendisini tanrının yeryüzündeki temsilcisi ilan ettikleri bu adamın deli saçması sözlerinde keramet arıyor bütün dünya. Yaşı seksen de olsa o, dawn sendromlu bir çocuk. Bu dünyadaki adı, Trump.
İngiltere ve Fransa’nın tarihi misyonları belli: Kan emici vampirler. Fırsatçılık en belirgin özellikleri; sinsi ve cüretkâr. Rusya, idare-i maslahatçı. Çin, “Ben buradayım.” diyor; ama yok. İslam ülkeleri, hala “öğrenilmiş çaresizliği” yaşıyor, kendini gerçekleştirme imkânı varken. Aslında yaşamak denmez bu zillete. Bedenleri ve gölgeleri var, ruhları ve cesaretleri yok. Belki uyuyan bu kadar kalabalığı uyandıracak bir uyanık bekleniyor bu âlemde. Bugünün mazlumları, tarihte hiç bu denli ezilmemişlerdi. “Ah Osmanlı, neredesin?” diyenler çıkıyor arada bir.
“Hafakanlar basıyor beni.” desem kaç kişi anlar beni ve cümlenin anlamını? Belki de “O da ne?” diyecekler. Çok sıkılmak, bunalmak, yüreği daralmak veya ani çarpıntı hissetmek anlamında deyim. Beni hafakanlar basıyor.
Amerika, İran’da okula bomba atıyor, yedi ile on iki yaş aralığında160 kız çocuğu ölüyor, “Bombayı İran kendi attı.” diyor; attığı bombalarla bütün petrol tesislerini vuruyor, yollar alev seline dönüyor, gökyüzünü dumanlar, bağ, bahçe ve tarlaları yanmış petrol artıkları kaplıyor, doğanın ekolojisi bozuluyor, bu çevre katliamını adamlar “zafer” diye kutluyor. Beni hafakanlar basıyor.
Ortadoğu’nun çıbanbaşı, insanlığın baş belası, Kur’an’ın lanetlisi Yahudilerin devleti İsrail, var olduğu ilk günden beri devam ettirdiği savaşın son birkaç yılında Gazze’de, Lübnan’da ve çevresindeki ülkelerde en az iki yüz bin insanı öldürüyor, kimse buna “Dur, sen kimsin, ne hakla ne yapıyorsun?” demiyor. Adı olup yaptırım gücü olmayan Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi kararları, bu adamlara işlemiyor. Diğer ülkeler için geçerli olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları, İsrail’e gelinci müeyyideye dönüşmüyor. Egemen güçlerin bu ikiyüzlülüğüne sessiz kalınıyor. Bu insanlarla ayni gök kubbenin altında yaşamaktan, aynı havayı teneffüs etmekten utanıyorum. Beni hafakanlar basıyor.
Ramazan ayındayız. Eskiden Ramazan’ın coşkusunu yaşar, manevi iklimini teneffüs eder, sevincini paylaşırdık. Bu ayda varlığın da yokluğun da paylaşımı, bize huzur, güven verirdi. Hatıralarda ve kitaplarda kaldı bu atmosfer. Bizi insani güzelliklerden mahrum etti zalimler. Zalimin olduğu yerde zulüm doğaldır, diyorum, tarihinin tekerrürüne şahitlik ediyor, Mehmet Akif’in “Ya Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı? / Mahşerde mi biçârelerin, yoksa felâhı! / Nûr istiyoruz.. Sen bize yangın veriyorsun! / “Yandık !” diyoruz … Boğmaya kan gönderiyorsun!” dizeleriyle dertleşiyorum. Buna rağmen beni hafakanlar basıyor.
“Adalet, mülkün temelidir.”, “Güç, geçicidir; adalet, kalıcıdır.” gibi hikmetli sözler geliyor aklıma “Çürüyen adalet neyin temeli olabilir ki” diyorum. “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.”, “Bir milletin gücü silahlarıyla değil, vicdanıyla ölçülür.” özlü sözlerini hatırlıyorum, sosyal medyanın şeytanlar tarafından işgal edildiğine vicdanların bir daha canlanamayacak kadar çürüdüğüne şahitlik ediyorum. “Bir çocuğun gözyaşı, bütün siyasi hesaplardan daha ağırdır.” deniyor; ne çocukların gözyaşı diniyor ne siyasi hesaplar görülebiliniyor. Beni hafakanlar basıyor.
Tarihi, sayfa sayfa çeviriyor, sosyolojinin yasalarını bir bir tefekkür, asırları koşar adımlarla egale ediyor; hani nerede kendini ilah zanneden Firavunlar, nerede Roma, nerede Büyük İskender, nerede Haccac, nerede Bizans, nerede Hitler diyor, onların fani oluşlarını, akıbetlerini düşünüyor “Zulüm ile abat olanın, sonu berbat olur.” yasasından manevi kuvvet alarak ferahlıyorum. Buna rağmen duyarlı yüreğimi, güzelliğe hasret hücrelerimi susturamıyorum. Beni hafakanlar basıyor.


