– Allah, inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
Meselâ: Herşeyi görmelerini ve anlamalarını sağlar. Onları hikmet sahibi kılar. Her şeyin nedenlerini ve niçinlerini cevaplandırır. Gaybe âşina kılar. İsterse görmeden gösterir, duymadan duyurur. Anladığını idrak ve derk ettirir, algılatır. Bu gibi sayısız mânâ ve anlamlara sahip kılar.
– Tüm kâinat, tüm cüzleriyle Yaratan’ı gösterir. Çünkü, her şey Allah’ın sıfat ve isimlerinin tecellîsidir. İşte bu anlamdaki varlıkların, Allah’ın birliğine şâhit olmaları İlahî birer işarettir.
– “Hu” diye okunan, telaffuz edilen harfin şekline bir bakılsa; yazılış şeklinin kâinatı ve gök cisimlerini nasıl resmettiğinin farkına varılır. İşte Kur’ân’ın mucize oluşunu, bir de bu açıdan düşünmeli. Mânâ ile şeklin uyumunu ibretle tefekkür etmeli.
Nitekim “Kul euzü birabbinnasi.” ve devamını okurken mânânın somutlanışını hayretle görürüz. Keza “Tebbet yeda” ve devamında mânânın seslenişi duyulur. Kur’ân’ın kelimeleri ve mânâları arasındaki uyum düşünülmeli. Nasıl muhteşem bir kitaba sahip oluş, şükranla yâd edilmeli.
– Nasıl ki bir köy muhtarsız, bir iğne ustasız olmaz. Bir müessese ve kurum müdür ve idarecisiz olamaz. Ama bunların etrafında çalıştırdıkları vardır. Yapılanlar idarecinin direktiflerinden başka şeyler değildir. Tabii ki, Allah’ın gözler önüne zâhiri birer perde olarak sundukları, birer kukladan ibaret olup, yapan yaptıran, aslında bizzat Allah’tır.
Oysa insanlar gerçekten yardımcıya muhtaçtır. Fakat, Allah’ın bu çeşit yardımcılara zinhar ihtiyacı yoktur. Zâhirdeki görüntü imtihan sırrından dolayıdır.
Ölünce, bu sırra artık ihtiyaç kalmadığı için, sebepler ortadan kalkar. İnsanlar gerçeği olduğu gibi görür.
– “Bu dünyada Allahu Tealâ, izzet ve azametinin gereği, akla göre sebepleri, kudretinin bir perdesi olarak var etmiştir. Ama tevhid hakîkati ve İlahî Celal de, Allah’ın kudretinin ortaya koyduğu eserde; hakikî tesirden el ve eteklerini çekmelerini isterler.”
Zaten bu, istiklal ve bağımsız oluşun da bir gereğidir. Çünkü saltanat, şerik yani ortak kabul etmez. II. Bayezid’in “Arus-u saltanat şerik kabul etmez.” / “Saltanat gelini ortak istemez.” dediği gibi.
– Kitap ve içindeki harfler, kelimeler, cümleler, kâğıt ve kitabın kapağı; hiçbiri kitabın ortaya çıkışında asıl rol sahibi değildir. Kitabı kitap yapan; onu yazan ve yazdıklarına binbir mânâ yükleyen İnsan’dır. İnsan ise, kitabın ne maddesine benzer, ne de mânâsına! Yüce Allah da, yarattıklarından müstağnidir. Yâni ne onlara muhtaç, ne de onlara karşı ihtiyaç içindedir.
– Köpek Balıkları ağızlarını açıyor, küçük balıklar girip dişlerini temizliyorlar! Timsah da…
Büyük hayvanlar ve kuşlar, maymunlar birbirlerine yardım edip, asalakları bulup çıkarırlar!…
Her vücut organı; birbirini tamamlayan, onun yardımına koşan organlar toplamıdır.
Rüzgarın, tohumları taşıması. Arıların, böceklerin; çiçek ve bitkiler arasında postacı gibi görev yapmaları, hava ile yer arasındaki ilişki ve alış verişler…
Velhasıl her şey, her şeye bağlı. Her şey, başka bir şeye muhtaç. Her şey, her şeysiz olmuyor, olamıyor.
Bütün bunların arkasında, bu uyumu sağlayan ve hazırlayan Zât-ı Zülcelal Hazretleri var.
Her şeyi, birbirinin hizmet ve yardımına koşturuyor. Hepsini de insana hizmet ve yardımda âdeta birbiriyle yarıştırıyor.
Evet “Bir şey, her şeysiz olmaz.” Nitekim olmuyor olamıyor.
– “Kâinatın bir şiir gibi nazmedilip yazılmasında bir mucizelik var. Kur’ân-ı Kerim nasıl ki mucizedir, hiç kimse onun benzerinde bir kitap yazıp ortaya koyamaz.
Aynı şekilde, kâinat kitabının yaratılması da öyle mucizedir.”
Biri kevnî / maddî, somut kitap.
Öteki kelâmî, soyut mânâ kitabı.
Biri; sayfasında harf, kelime ve cümleleri bulunduruyor.
Öbürü; mânâ ve anlamları gösteriyor.


