1.6 C
Kocaeli
Perşembe, Ocak 15, 2026

Tabiat

     Tabiat, görülen âlem olarak yaratılan maddî evren ve dünyadır. Bundaki unsur ve âzâların fiillerini intizam ve kontrol altına alan Allah’ın; en büyük şeriati’nin / kanunlarının toplamı, nizam ve intizamlar bütünü, kısaca anayasa’sıdır.

      Tabiat, fıtrî / yaratılıştan gelen şeriat, yâni düzendir. Sünnetullah / Allah’ın sünneti / âleme koyduğu kaide ve kurallar bütünüdür. Tabiat diye isimlendirilmiştir.

     Tabiat, kâinatın yaratılışında geçerli olan itibarî / mânevî kanunların tamamından ibarettir. Duygu ve his dedikleri şeylerin her biri, bu şeriatin / İlâhî kanunların birer hükmüdür.

     Kanun ve yasalar dedikleri şeyler ise, her biri şeriatin / İlâhî kanun ve kuralların birer mes’elesidir. Fakat o şeriattaki hükümlerin, değişmez olarak sürüp gitmelerine dayanır. Bu istinat edişe vehim / şüphe, zan ve hayal musallat olarak; nefsin arzularından doğan huy, âdeta cisimleşir. Hayâlden hakîkat sûretine girer.

     İnsan; hayâli; hakîkat şeklinde gören, gösteren, nefislerin kabiliyetsizliklerinden; etken bir fiil sahibi tavrını takınır!

     Oysa kör, şuursuz Tabiat’ta; kesinlikle kalbi ikna edecek / kabullendirecek ve fikre kendini beğendirecek ve doğru bakışı ona ülfet ve dost edecek hiçbir uygunluk ve münasebet yoktur. Böyle iken ve kaynak olmaya kabiliyeti yok iken, bâzıları sırf Allah’ı yok saymaktan çıkan bir zorunluluk (!) ile, fikirlerin en şaşkınlık vereni olan Ezelî Kudret’in apaçık eserlerinin Tabiat’tan meydana gelmesini; gâfil insan; hayâlinde canlandırır.

     Halbuki Tabiat; misâlî / görüntüden ibaret bir matbaadır. Basan değil nakıştır. Nakkaş / nakışçı değil, kabul edicidir. Fâil / yapan değildir. Mistar / ölçektir, kaynak değil. Nizamdır, nizam / düzen ve sistem koyucu değil. Kanundur, kudret değil. İrâdî şeriattir. Hâriçte hakikati yoktur.

     Fakat, Allah’tan gâfil olanlar; böyle makul ve aklî olmayan -ne yazık ki- ister istemez kabul ettikleri; fail ve güya şuurlu sandıkları Tabiat’la, kendilerini aldatıyorlar!

     Kelâm sıfatından gelen İlahî şeriat ise, insanın tercih ettiği, seçerek yaptığı fiilleri tanzim eder.

     Bir de, İrade sıfatından gelen ve Evamir-i Tekvîniye / varlığın yaratılışıyla ilgili işler; fıtrî şeriat / kanun ve kurallar vardır ki, bütün kâinatta geçerli olan İlahî kanunların toplamından ibarettir.

     Kelâm sıfatlarından gelen şeriat, nasıl aklî kanunlardan ibaret ise;

     Tabiat denilen şeriat da, mânevî kanunların tamamından meydana gelir. Kudret sıfatının özelliği olan tesir ve icada mâlik değildir.

     Evet, her şey, her şeyle bağlıdır. Bir şey, her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi yaratan, her şeyi yaratmıştır. Öyle ise, bir şeyi yapanın; Vahid, Ehad, Ferd ve Samed olması, kısaca Vahid / Bir olması zorunludur.

     Dalâlette / yanlış yolda gidenlerin gösterdikleri tabii sebepler; hem sayısız, hem birbirinden habersiz, hem kör; iki elinde iki kör olan; kör rastlantı ve sadece maddesel yönü olan, mânâ yönü kör olan şaşı tasadüflerden başka bir şey değildir.

     Elhâsıl: Büyük Kâinat Kitabı’ndaki nizam, intizam ve yazılışındaki mucizelikler, güneş gibi gösterirler ki, yaratılanlar sonsuz bir kudret, sonsuz bir ilim ve Ezelî bir İrade’nin eseridir.

     İnsanın âlim ve araştırmacısı hükmünde olan kâinata ait ilim ve fenler, tam bir inceleme ile o nizamı keşfetmişler.

     Çünkü her bir tür ve çeşide dair bir fen oluşmuş veya oluşması mümkün. Her bir fen; kuralın umumiliği ile kendi türündeki tertip düzen ve intizamı gösteriyor. Zira her bir fen; genel kaideler ve düsturlardan ibarettir. Demek, şahsın nazarı nizamı idrak etmezse:

     İlimlerin etraflıca bildirmesi vasıtasıyla görür ki, büyük insan hükmünde olan kâinat, küçük kâinat hükmünde olan insan gibi muntazamdır.

     Her bir şey hikmet ve bir amaç üzere halk olunmuştur. Faydasız ve abes / boş olanı yoktur.

     Bu delilimiz, değil yalnız esasları ve âzâları; belki bütün hücrecikleri, belki bütün zerreler  Tevhîd’i zikreden birer bir dil olarak; büyük delil ve bürhanın yüksek sesine katılarak “Lâ İlâhe İllallah.” / “Allah’tan başka İlâh yoktur.” diye zikrediyor, Allah’ı anıyorlar.

Muhsin Bozkurt
Muhsin Bozkurt
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.

Seçtiklerimiz

spot_img