Yine O Kafa

30

Aydınımız(!) konusundaki görüşlerimle belki okuyucumun canını sıkıyorum! Ama üzülerek de olsa söylemeliyim, gelişmeler görüşlerimde haklı olduğumu teyit eden örneklerle dolu. Son günlerde aydın sıfatına sahip kişilerin yer aldığı kurumlarda ortaya çıkan davranış biçimlerine baktığımda buralardaki kişilerin bir türlü kendi dar ve ideolojik çerçevelerini aşamadıklarını görüyorum. Meselâ, Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı seçimi için 367 oy gerekliliği ve başörtüsü konusundaki kararlarını göz ardı etsek bile, Anayasa değişiklikleri hakkındaki son kararını da gerekçeleriyle açıklanmak mecburiyetini umursanmamış olması, her halde adaletin zirvesinde bulunan aydınlarımız açısından düşündürücü olmalıdır! Hele hele karar sonrasında yüksek yargı makamlarından yükselen seslere bakılırsa bu durum insanın aklına adalet anlayışı hükümranlığından ziyade önceliğin ideolojik bağımlılıkta olduğunu getiriyor!

Başka gruplarda da durum farklı değildir. Yine meselâ büyüklükleri kendi çevrelerinden menkul bazı köşe yazarlarımızın yazılarında, gününe göre esinti gösterse de, ideolojik saplantıların yön verici yapısını bulmak mümkündür. Hele bir de bu gruplara, akademisyenlikleri unvanla belgelenmiş zevatın “birlikte yaşama” konusunda ileri sürdükleri görüşler katılınca, aydın(!) kisvesi giydirilmiş okumuş-yazmışlarımız hakkında ileri sürdüğüm düşüncelerde ne kadar haklı olduğum ortaya çıkacaktır…

Nereden başlayalım!.. CHP başvurusuna karşı AYM’nin Anayasa değişiklikleriyle ilgili verdiği karar pek çok yönüyle tartışılmaya devam edildiğinden, konuda her hangi bir fikir beyan etmek istemiyorum. Ama görülen o ki bugüne kadar “rejim bekçiliği” saplantısı içersinde görüntü veren AYM’nin son kararı, “hayırcı” muhalefeti bir hayli zorlayacaktır. Neyse konum bu değil. Fakat Yüksek Mahkemede oturan adalet dağıtıcı Yargı mensubu  aydınlarımızın, şöyle bir yüzyıllar gerisine bakarak Fatih Sultan Mehmet hanı yargılayan sistemi irdelemelerini tavsiye etmek isterim.. Ancak bu nokta, ister istemez beni, “nereden nereye!” diye düşündürürken, şahit olduğum 1960 yılı başlangıcından itibaren bugüne, hukuk ve adalet sahasında kangrenleşen yaraların sarılmasının, her geçen gün, daha da güçleşmekte olduğu düşüncesine götürüyor…

Diğer aydınlarımızsa ayrı bir âlem!.. Gazeteciliğin, ne kadar taraf olunursa olunsun toplumdaki, -buna millet demeyi tercih ederim-, bütün farklı unsurları kapsayıcı bir arayış ve anlayışa sahip bulunmak şuuru gerektirdiği, kişilerin ancak böylece aydın vasfı kazanılabileceği kanaatindeyim. Ama hafızamı DP’nin iktidar olduğu 1950’li yıllara çevirdiğimde, o günler basınının ne yalanlara ve de nasıl bilgiç(!) sahtekârlıklara bulaştıklarını hatırlayarak o günlerin basınından hareketle bugünkülere “anasına bak kızını al” tekerlemesine sığınmak ihtiyacını duyuyorum!. Ve bu yüzden de gazetelerin mutena köşelerinde ahkâm kesen bazı gazeteciler ile akademisyen kisveli bazı aydınların(!) “birlikte yaşama” konusunda “Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız?” teranelerine şaşmayacaktım..

Bunun üzerine, Tanzimat’tan başlayarak günümüze uzanan çizgide, aydın yaftalı bazı okumuş yazmışlarımıza verdiğim “takma kafaya sokma akıl” yakıştırmamın, birileri için, ne kadar doğru olduğunda karar kılacaktım. Zira bunlar kendi gölgelerini okuyarak birbirlerini büyütüyorlardı! Varsa yoksa kendileri ve kendileri gibi düşünenlerdi! Ötekiler mi! Bugün Kürtlerdi ama dün dindarlar, Aleviler veya başkalarıydı! İşte onlar için bu, kendilerinden farklı düşünenler veya başka kimliğe sahip olanlar bu topraklarda yaşamasalar da olabilirdi! Hatta ne gerek vardı onlara! Çünkü kendileri moderndiler, Batılı kavramlara sahiptiler, bilgiçtiler, doğru düşünüyorlardı! Halkın, milletin bir parçası olan ama kendileri gibi düşünmeyen diğerleriyle birlikte yaşamaksa züldü! Kendileri safkan lâik, Kemalist, Batıcı idiler ve gereğinde(!) Türkçü de olabilirlerdi! Yani her şeydiler!.. Devlet onlarındı, umdeler (=ilkeler) onlarındı! Kısaca onların iddialarına, ilkelerine sahiplenilmeliydi. Ötesi, halk yahut milletin inançları, düşünceleri ise sıradandı! Bu yüzden kendileri gibi düşünmeyenler olmasalar da olabilirdi!..

Bu devlet aydınları(!), yıllardır tek düze verilen eğitim sisteminin isteğince yoğrulmuşlardı! Kısaca onlar yıllar boyu süren “tek doğru” ezberciliğinin ve de sonrasında şekillenen “doğru-yanlış zar atıcılığının” ortaya çıkardığı insan profilinin sonucuydular!  Cahil buldukları millet çoğunluğu karşısında okumuş-yazmış, hatta yabancı dil bilir(!) durumundaydılar. Halkın çoğunluğuysa, öğrenim görmüş bu aydın(!) kadroların dediklerinden şaşmamalıydı! Yoksa!.. Baklayı yine ağızlarından çıkaracaklardı. Bu defaki Kürtler içindi.

Bunların bir zamanlarsa “yurtta sulh cihanda sulh” anlamının idrakine varmaktan uzak söylemleri de olmuştu. Meselâ “Hatay nemize!”, “Musul neyimize!”, “Kıbrıs’ı ver kurtul”, hatta bir ara geveleme halinde Kıbrıs için dile getirdiklerine benzer nakaratı Güney Doğu Anadolu’muz için de söylemeye yeltenmişlerdi. Çünkü aslî unsur onlardı ve coğrafya ne kadar küçülürse, kendi fasit dairelerinde, o kadar rahat edeceklerdi!

Fakat bir şeyi unutuyorlardı. İsteseler de istemeseler de 1950’den itibaren farklı, irdeleyen, dünyayı tanımaya başlayan ama geleneksel değerlerinin şuurunda olan yeni aydınlar zümresi ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu yeniler “ver kurtul” düşüncesinin küçüklük kompleksi olduğunun idrakindeydiler. Tarihin bilinen diliminden bu yana şekillenen Türkün millet şuuru ile birlikte yaşama anlayışının bugüne yön verecek değerlerle dolu olduğuna inanıyorlardı. Yeni düşünce ufkuna sahip bu insanlar kelimelerin anlamını araştırıyor, saplantılara takılı kalmıyor, zamanı kendi değerleriyle ele alarak geçmişten esinleniyor ve neler yapıldığını gözleyerek “tarihin faşizan okumalarla değil birlikte yaşama anlayışını sürdüren topluluklarca” daha güzelleştiği bilincini taşıyorlardı. Üstelik kişisel dar çerçevelere bağlanmanın yanlışlığını da görüyorlardı.

Meselâ Türk kelimesinin ırkî bir saplantı olmadığını, etnik bir ayırımcılığı değil millet ifadesi taşıdığını ve kültürel kapsayıcılığa sahip olduğunu söylüyorlardı. Kısaca bu, kendi değerlerine yabancılaşmamış olanlar, eski çağlardan beri Türk devlet ve kültür varlığının ırkî bir kavram olmadığını, Türklerin kurdukları bütün devletlerde başka ırkların varlığının birlikte yaşama anlayışının en güzel örneklerini verdiğini gözlüyorlardı. Kısaca bazılarının saptırarak kullandıkları gibi “Türkiyeli” değillerdi. Türk milliyetçisiydiler ama bu ırkî anlamda değildi. Meselelere 1000 küsur yıldır, hatta daha gerilere giderek sadece bu coğrafyada değil, başka coğrafyalarda da  farklı etnik gruplarla birlikte yaşama şuuru içinde bulunmuş atalarının varlığından hareket ederek bakıyorlardı..

Bütün bunları öğrenmek içinse, Batı’ya kayıtsız şartsız hayran olan o “takma kafaya sokma akıllı aydınlarımızın” kendi gerçek tarihlerini öğrenmeye çalışmalarında vazgeçtik, bazı Batı’lı yazarlara ve kayıtlara bakmaları yeterliydi. Fakat bakmıyorlardı! Baksalar görmüyor veya görmezliğe geliyorlardı!. Çünkü “O Kafa” yapısına sahip olanların, bakmayınız siz bugün Kürtlerle ilgili söylediklerine, gerçekte kendilerinden kendi kimliklerinden uzaktılar. Kompleks içindeydiler ve esas itibariyle Türklüğü, onun değer hükümlerini, geleneklerini küçümsemekteydiler. İşte bu saplantılı küçüklüktür ki onları başka kimliklerle birlikte yaşayamayacakları içgüdüsünü dillendirmeye sürüklüyordu…

Dilerseniz bir hatırlatma yapalım… İslâm öncesindeki zaman diliminde Hunlara, Göktürklere, Uygurlara, Hazarlara bakınız diyelim. Bu devletlerin insana, farklı kimliklere nasıl yaklaştıklarını, çağdaşları olan başkaca ülkelerle kıyaslayarak gözlemeleri gerektiğini söyleyelim. Türklerin İslâmiyet’e geçmelerinden itibaren kurdukları devletlerde meselâ Karahanlı’larda, Gazneli’lerde, Selçuklu ve Osmanlı’larda, İslâmiyet’in insana bakışındaki tabii seyir içinde şekillenen, insan ilişkilerini hatırlatalım.. Fakat bütün bunların fuzulî olduğunu biliyorum. Zira o kafa yapısı biraz cesaret bulduğunda kendileri dışındakilerle yaşamak istemeklerini dile getirmekten kaçınmayacaktır! Kendileri gibi düşünmeyenlere “cahillikten gericiliğe, yobazlığa ve kuyrukluğa” uzanan nice sıfatları takmış olduklarını hatırlamak bile abestir… Zira ifadelerinin iç dünyalarının yansıması olduğunu düşünüyorum.

Ama ben, yine de onlarla birlikte yaşamayı hayatın tadı olarak değerlendiriyorum… Zira büyük devlet olmak veya olmayı arzu etmenin, Türkiyelili saçmalığıyla değil, farklı etnik gruplardan olsalar da Türk milleti varlığı altında daha güçleneceği inancını taşıyorum. Ve bu saplantılı kafaların bağlı ve hayranı oldukları Batılı ülke insanlarına da şöyle bir bakmalarını, -bunun boşuna olduğunu bile bile-, oralıların Almanyalı, İngiltereli, Fransalı değil Alman, İngiliz, Fransız olarak anıldıklarını ve bununla iftihar ettiklerini hatırlatmak istiyorum. Oysa son Dünya Kupasına, oyuncuların etnik yapılarından hareketle takımlara bakarsak Almanyalı, Fransalı, İngiltereli ifadelerini kullanmak daha gerçekçi olabilecekken takımlara Alman, Fransız ve İngiliz Milli Takımları diyoruz.

Son söz olarak… Türk milletinin birer ferdi olan ve Türk milliyetçiliğinin etnik kimlik ayırımcılığı taşımadığı görüş ve inancını taşıyan, Türk kimliğinin “millet anlayışı” olduğunu, hatta bazılarının Ege’nin karşı kıyılarındakiler için kullanmaktan zevk aldıkları kardeşleri Yunanlıların Türkiye’de yaşayanlarının -bizlerle aynı kaderi paylaşmaları halinde- bu milletin yapısı içinde olduğunu ama bin yılların Değer Hükümlerinden de vazgeçmediğimizi vurgulamak istiyorum…