Yıllar Birbirini Takip Ederken

32

Sonsuzluğa akış seyrinde insanların kendilerine zaman dilimleri olarak belirledikleri sınırlardan biri daha gerilerde kaldı. Miladî olarak 21’inci yüzyılda yaşayabileceğimi, gençlik yıllarımda birileri dile getirseydi, buna inanabilir miydim? Pek sanmıyorum. Şimdi bakıyorum da bir başka yüzyılın onda birlik bir dilimine adım atmışım… Miladî eski bir yıl devrilip yenisine adım atılırken sanırım Müslümanların yaşadığı birçok veya bazı ülkelerde bulunanlar arasında biraz açık, belki biraz da kapalı bir şekilde yılbaşı törenleri hususunda bir iç çekişme yaşanmaktadır!..

Kiminde bir başka kültürden aktarılmış yeni yıl kutlamalarının kendi Değer Hükümlerini zorlayarak ve sadece maddî varlığıyla eğlence kisvesine bürünerek farklılaşırken, bir bölümünde içe kapanmaya ve aile içinde bir iç dirence yol açmaktadır. Her iki halin de ne kadar başarılı olduğu tartışılabilir ama görülen o ki Türkiye gibi ülkelerde evrenselleşen iletişim baskısı ile ona karşı direnme içgüdüsü giderek yeni bir iç çekişmenin sebebi olma istidadı taşır hale dönüşmektedir. Yeni bir yıla girerken maddî coşkunluğun çılgınlığı taşıma temayülü kadar tamamen iç dünya muhasebesine dönüşerek var hale getirilen hayat akışından tecrit olmak gerçekte garip bir tecelli haline gelmektedir!.

Şüphesiz her toplum bünyesinde farklılıklar, farklı anlayış ve davranışlar olacaktır. İşte bu noktada kendime sormakta olduğum bir sual yine beni düşündürmektedir…

Devletler, imparatorluklar kurarak ve onları ezmeden çeşitli toplulukları yüzyıllar boyu yönetmiş hangi millet son birkaç yüzyılını, halkını neredeyse her sahada olduğu gibi, kutlamalarında bile farklı ve de çelişecek bir anlayışla karşı karşıya getiren kültürel bir çatışma zeminine sebep olmuştur? Ve neden? Bu soruyu sorarken daha üç hafta önce Müslüman dünyası için Muharrem ayıyla başlamış olan, 1431’inci yılının Aşure geleneği dışında toplum tarafından ne kadar idrak edildiğini düşünmekteydim.. Tam bu düşünceler kafamda uçuşurken rahmetli babamın bir ifadesi ile soruya cevap bulmağa çalışmam gerektiğine karar verdim: “İslâm dünyası ne zaman ki İslâmiyeti çağına söyletme noktasına tekrar gelir, işte o zaman iç çatışmalardan uzaklaşarak yeniden dünyadaki hâkimiyet unsurunda yerini alabilir!” Bunu aklımdan geçirdiğim anda ise İslâmı idrakten aciz bir yönetimin Dubai’deki 160 katlı gökdeleninin açılış methiyesi ile karşılaştım ve kendi kendime yokluktan kıvranan Müslümanları düşünerek “zavallı insanlık” demek ihtiyacını duydum.

Bütün bunları neden yazdım? Yeni miladî bir yıla girerken doğrusunu söylemem gerekiyorsa geçmiş yılda yaşananlarla içim sıkılıyordu. İçte ve dışta insanlar birbirleriyle konuşmaktansa, kavga etmeyi, arkadan vurmayı veya kendilerine göre bir hâkimiyet düzeni kavgasını yeğlemiş görünüyorlardı. TV kanallarına şöyle bir göz atmaya çalıştım. Çoğundaki eğlence(!) programı adı altında sunulanlara bakınca “eğer Türkiye’nin kültür seviyesi bu noktaya geldiyse” yapacak acaba ne kaldı diye aklımdan geçirdim. Görülen giderek seviye kazanmaktan çok geriye sürüklenmekti!.. O halde geçmiş yılın kendi içimde muhasebesini yaparak yaşadıklarımı bir film şeridi gibi aklımdan geçirmemin daha doğru olacağına karar verdim.

Geçmiş yıla dönüp baktığımda, 2009 yılının benim açımdan güzellikleri ve acılarıyla dolu pek çok olayının, bütün hayat çizgilerinde olduğu gibi, vakıalar zinciri halinde “sabır ve mutluluklar” yumağı içinde birbirini tamamladığı gördüm. Önce yılın ilk aylarında “dost bildiğim bazılarının yüz yüze gelemeyerek arkamdan plânlayarak tezgâhladıkları oyun” karşısında üzüntüden çok yaşadığım şaşkınlığı hatırladım. Çünkü hep kararlı ve fakat açık olmuştum, hatta aralarından bazı isimler hakkında çevremden yapılan “dikkat et” ikazlarını umursamamıştım bile! Ama ilk şaşkınlıktan sonra “sahte dostluklardansa gerçeği görmek” daha doğru olandır diye biraz da memnun oldum. Ve ülkeme ait hizmet dünyamda başkaca adımlar atma kararını verdim..

İşte o günlerde, otuz yılı aşkın bir süre bulunduğum ve sadece iktisadî değil sosyo-kültürel alanda da bir şeyler yapmağa çalıştığım Gebze’den, GESİAD mahreçli, bir Vefa Armağanına layık görüldüğüme dair bir davet aldım. Nasıl bir tezattı!.. Ama işte hayat buydu. Ve daha dorusu, ne kadar kozmopolitleşme temayülü içersinde olursa olsun, Anadolu insanı büyük şehirdeki hesaplı davranışlardan biraz daha uzak kalmayı başarabiliyordu. Ve bu benim için o bölgede şahsıma sunulan üçüncü vefa davranışıydı..

Böylesi bir mutluluğu yaşadığım günlerde Mehmet Turgut büyüğümden “çok uzun süredir görüşemiyoruz tarizini de ihtiva eden bir toplantı çağrısı alacaktım.” Boğaziçi yayınevindeki buluşmamızda “Türkiye’nin içinde bulunduğu durum ve buna karşı biz münevverlerin geleceğin nesillere ışık tutacak görkemli bir toplantı tertibi vebali” üzerinde duruldu. Karar verilecek ve Aksakal Mehmet Turgut ağabeyin yönlendirmesinde bir Kurultay plânlanacaktı. Çalışmalar hemen başlayacaktık. Fakat bir süre dinlenmek ümidiyle gittiği Yalova’dan M. Turgut bey hasta dönecek. ve de kısa bir süre sonra onu ebediyete yolcu edecektik.. Onun Hakk’a yürüyüşü hepimizi sarsmıştı. Bense bu sıralarda ilk ismini, Gönül Gözüyle Gözlediklerim olarak tasarladığım sonra “Gönlümde Taht Kuranlar” olarak değiştirilerek neşrolunacak olan kitabımın tashihleriyle meşguldüm ki Mehmet Turgut beyle ilgili bölümüme, ekler yapmak lüzumunu duyacaktım.

Mehmet beyi Ankara’da ebedî istirahatgâhına tevdi etmiş İzmit’ten geçerken eski Kocaeli valilerinden aziz dostum İhsan Dede’yi arayarak “eğer İzmit’te ise geçerken kendilerine uğramak istediğimizi” söyleyecektim. Ancak yazlığına gitmiş olan dostumu ziyaret şansını bulamayacaktık. Bu, ne yazık ki son telefon görüşmemizmiş! M. Turgut beyden kısa bir süre sonra İhsan Dede’nin de Hakk’a yürüdüğüne eşi hanımefendi Özden hanımdan duyduğumda yaşadığım sadece üzüntü ve şok değil, aynı zamanda giderilememiş bir hasretti.. Bu defa İzmit’ti toprağa tevdi güzergâhı… Bu ikinci vefat haberi karşısında Sinan Uluant kardeşimin “Aman ağabey şu kitabı bir an önce neşredelim de başka vefat haberiyle karşılaşmayalım. Zira, Zeyneb’in de böyle bir kitap çalışması sırasında kitapta yer alan isimlerden birbiri peşi sıra isimleri kaybetmiştik!.” ifadesiyle karşılaşacak, ama doğrusu böylesi bir tetabuka hiç ihtimal vermeyecektim.

Ama kader öyle değilmiş!. Yine kitabımda bulunan ve uzun yıllardır, hemen her gün hiç değilse telefonla görüştüğümüz, dertleştiğimiz bir başka aziz dostu daha kaybedecektik. Oysa o gün kendisiyle randevumuz vardı ve yayınevi için önemli bir görüşme yapacaktık. Sabahleyin mutad telefon görüşme saatimizden önce bir zaman diliminde telefon edince biraz şaşırmıştım. Hafta sonunda sıkıntısı olduğunu, bugünse buluşmak üzere yola çıktığını ama kendisini yorgun hissettiğini o yüzden acaba buluşmamızı bir gün sonraya erteleyip ertelemeyeceğimizi soruyordu. Fakat kim bilirdi ki Ergun Göze ile bu son görüşmemizdi ve kitap neşredilmeden bir dostum için daha ek satırlar yazacaktım!..

Son kitabımda yer almamış olmalarına rağmen hep gönlümde yerleri olan iki dostumun daha o günlerde Hakk’a yürüyenler arasına katılmaları ise ayrı bir acı idi benim için. Sevgili dostum, vefalı insan ve gençlik yıllarımızdaki fikir beraberliklerimizin güçlü seslerinden Yücel Çakmaklı ile bizden sonraki neslin dünya güzeli ufuk insanlarından Ömer Lütfi Mete de bu Hakk’a yürüyüş kervanına katılmışlardı… Bu kayıplar sonrasında benden Ergun Göze ve Ömer L. Mete için konuşmalar istenmişti vefalı dost çemberlerinden.. Ama doğrusu bu kadar yakın bir zaman diliminde yaptığım konuşmalar ancak acının dile getirilmesinden ibaret olabilirdi…

Bu sıkıntılar, bekleyişler ve gerçekler arasında yıl boyunca bazı güzellikler de kendine yer aramaktaydı. Bunlardan biri hiç şüphesiz Türkiye Milli Kültür Vakfı’nın 40’ıncı Kuruluş Yıldönümlerini idrakleri vesilesiyle yaşayan veya ömür halkasını tamamlamış 40 kişiye Vefa Ödülleri tensip etmeleriydi ki bu 40 kişinin arasında nâçizane benim de bulunmam, benim açımdan doğrusu ancak ve ancak tevekkül ve sabrın şükrüne yeni bir halka ekleyebilirdi.. Bu arada yıl içersinde Güneydoğu Anadolu bölgesine müteveccih birçok konudaki çalışmalarda bir nebze katkımın olmağa devam etmesi, meselâ “Türkiye’de Birlikte Yaşama Kültürü ve Mardin Örneği” adı altında uluslar arası bir sempozyum gerçekleşmesi ve de devam eden çalışmalar geride kalan yılın iyi noktaları olarak hafızamda kalanlardı…

Ve acısı, güzeli içinde Hicrisiyle, Miladîsiyle bir yıl daha geride kalırken yeni yılın ülkemize dirlik düzenlik ve hoşgörü ile dost acılarından uzak bir yıl nasip etmesini Cenab-ı Hakk’tan dilemenin en doğru olacağıdır gerçek olan…