Yeni Tarz Soğuk Savaş!

24

Aylar öncesinden küçük küçük adımlarla gün yüzüne çıkmaya başlamış olan “Suriye Arap Kışının” bu kadar uzayacağı ve neredeyse ülkemizle, bir savaş zeminine oturacağını hesap etmek kolay değildi. Bunda şüphesiz uluslararası siyaset dünyasının çıkarlara bağlı davranış biçiminin rol oynadığı açıktır.

Dış İşleri Bakanımızın akademik tezlerinden hareket ederek tatbikata koyduğu “komşularla sıfır sorun” politikasının, birilerinin iddia ettiği gibi tek ayaklı olmadığı aşikârdır, ama olsun!.. Bazıları, meseleye böyle bir bakış getirerek siyasî prim peşinde olmayı hedeflemekte beis görmemektedir!..

Şu gerçektir ki, zaman zaman sınırlı gibi görünse de, uluslararası politikalarda daima dönemin büyük ve güçlü devletlerinin parmağının olduğudur. Bu tesir artan iletişim, güç faktörleri ve nihayet dengelerin değişimiyle farklılaşmaktadır. Günümüzde bu farklılaşma, halklar nazarında bazen vehim mertebesine varacak tarzda senaryoların üretilmesine ve her olayın altında dış güçlerden a’nın, b’nin rol oynadığı saplantısına kadar uzanmaktadır.

Ancak burada hiç bir devletin dış politikasında, başka devletlerin veya hâkim güçlerin hiç tesiri olmadığı anlamının çıkarılmaması gerektiğini vurgulamak isterim. Muhakkak olan bir şey varsa o da, uluslararası zeminlerde, hâkim güçlerin özellikle çıkarlarının söz konusu olduğu durumlarda, bazen açık bazense üstü örtülü tarzda çeşitli coğrafyalarda müessir rol oynamaktan kaçınmadıkları ve kaçınmayacaklarıdır…

Hele Ortadoğu gibi bölgelerde, emperyal güç sahibi veya böyle bir güce ulaşmak isteyen devletlerin hem siyasî, hem ekonomik çıkarlara ulaşmak üzere, çok yönlü unsurları devreye sokarak hareket ettikleri bilinendir. Yapılan bütün hamlelerin başarılı olacağı kural olmasa da, büyük ve hâkim güçler olarak ifade edilen devletlerin, ya doğrudan veya dolaylı hamleleri, geniş anlamda daima kendine bir güzergâh bulacaktır!..

Aynı zeminden hareketle “komşularla sıfır sorun” politikası olarak adlandırılan ve Suriye’nin de içinde yer aldığı uygulamanın başlangıçta olumlu gelişmelere sebep olduktan sonra birden, ifade olarak katılmadığım Arap Baharı söylemiyle, birden ters yüz oluşu bahse konu politikanın yanlışlığından çok uluslararası politikaların çok yüzlülüğünün göstergesidir.

Fakat burada tarafların attıkları adımlarda,-ki Türkiye’nin de hatalar zincirine dâhil olduğunu açıkça dile getirmek gerekir-, önemli yanlışlar yapılmıştır. Konuda Hariciyemizin ve özellikle siyasî otoritenin başındakilerin daha dikkatli ve itidalli bir dil kullanmaları gerekirken hemen en baştan itibaren, sanırız biraz da aldatılmışlığın verdiği öfke ile, çok ağır ifadeler kullanmaları gerginliği arttıran unsurlardan biri haline gelmiştir. Bu değerlendirmemin, sakın Suriye’de yapılan katliamlarla dolu yapıya taviz verilmeliydi demek istediğim anlaşılmasın. Ancak atılan adımlarda özellikle Güvenlik Konseyi açısından BM’in yapısı kadar Suriye dostlarının(!) ve de muhaliflerin kendi içindeki çalkantılı durumunun daha dikkatle değerlendirilmesi gerekirdi.

Bu gelişmeler seyri içerisinde, 21 nci yüzyılın hemen başlarından itibaren çok açıkça ismi konmasa da, Rusya’nın 1989 sonrasında geçirdiği çok uzun olmayan çalkantılı devreden sonra, bilhassa doğal kaynaklarının verdiği güçle zenginleşme imkânını elde etmesinin kendisine eski “emperayal” yol haritasını gündeme getirme şansını verdiğini görmek gerekir. Bilinir, 2 nci Dünya Savaşı sonrasında kamplara bölünen uluslararası dünya, tahterevalli gidiş-gelişleri içerisinde “soğuk savaş” denilen bir süreç yaşamıştı.

1989 yılında SSCB’nin dağılışı ile bu savaşın ortadan kalktığı ve küreselleşme ile dünyanın yeni bir zeminde şekilleneceği iddiaları ortaya atılacaktı. Küreselleşmenin tabii olarak bütün dünya devletleri ve daha da ziyade halklar üzerinde tesirli olduğu muhakkaktı. Ama unutulan veya unutturulmak istenen bir başka şey ülkeler arasındaki güç arayışlarının bitmeyeceğiydi.

Nitekim Rusya, belki eski coğrafî genişliğine sahip değildi ama Marksist döneminden daha da güçlü hâle gelecek bir iktisadî imkân elde etmişti. Ülke çok uzun olmayan bir zaman dilimi içerisinde ekonomik olarak zenginleşmiş ve yine hâkim ekonominin bütün unsurlarını kullanma şansını elde etmişti.

Özellikle yeni Rusya’nın, asırlardır hedefinde olan coğrafyalardan, yeni tarz veya dünden kalan bağlantılarla vazgeçmeye niyetinin olmayacağı kesindi! İşte Suriye, Güney Kıbrıs, Küba vb… Dün SSCB’nin, bugünse Rusya Federasyonunun Ortadoğu’daki istinatlarından biri Suriye’deki Baas rejimi sağlam(!) ilk güzergâhtı! Rusya’nın Akdeniz’e inme politikalarında birbiri peşine kaybedilen müttefiklerden sonra elde kalan ikisinin, Suriye ve Güney Kıbrıs’tı ve muhafazasında Rusya’nın taviz vermesi pekte mümkün görülemezdi.

Nitekim Türk uçağının düşürülmesi veya düşmesi olayı ile tekrar kaynamaya başlayan Türkiye-Suriye ilişkilerinde Rusya’nın Türkiye tarafında olması, nezaket cümleleri dışında, imkân dâhilinde olamazdı. Ayrıca, eğer uçağımız gerçekten düşürüldü ise, bunda Rusya’nın doğrudan olmasa bile, Suriye’deki üsleri ve destekleri ile müdahil olmadığı herhalde düşünülemez!..Göz ardı edilmemelidir ki Rusya’nın var olan ilişkilerine rağmen Güney Kıbrıs’ı, Ortadoğu’ya ve Afrika’ya çıkış zemininde, çok önemli bir aktör olarak kabul etmesi mümkün değildir.

Suriye ise, Rusya için, gerek silâh satışları gerekse Arap dünyasına sızma açısından çokta kolay vazgeçilecek bir konumda değildir. Hele bir de Arap dünyasında süren gelişmelerin kukla yönetimlere doğru değil de daha ziyade İslâmî ve liberal demokratikleşme yönünde olduğu düşünülürse…Yani sn Başbakanımızın Rusya seyahati, bizce karşılıklı nezaket cümleleri yanında karşılıklı ekonomik ilişkilerin nasıl daha iyileştirileceği yönünde olacaktır. Nitekim sn Başbakanın Moskova dönüşü söyledikleri de düşüncelerimizi teyit mahiyetindedir…

Bu gelişmeler çerçevesinde müttefiklerimizin de sanıldığı kadar Türkiye’nin yanında olduğunun işaretlerini bulmak kolay değildir. Özellikle ABD’nin verdiği istihbaratlar konusunda, önceliğin kendi çıkarları yönünde olduğu, hafızalardan silinmemesi gereken Irak’taki 38.Daire uygulamasındaki tavrı ile, daha o günlerden ispatlanmıştır. Halen Doğu Anadolu’daki istihbarat akışının da, son yaşanan PKK baskınları veya Uludere olayı ile de değerlendirdiğimizde karşımıza, acı da olsa, bir gerçeği ortaya çıkardığı aşikârdır!

Bütün bunlara eklenecek en önemli nokta ise, Türkiye’nin havadan istihbaratını güçlendirecek AWACS uçakları siparişi ile ilgili olanıdır. 2003 yılında ABD’ne sipariş edilen 4 AWCS’ın ilkinin 2008 yılında ülkemize teslim edilmiş olması gerekirken, aradan 4 yıl geçmesine rağmen, türlü bahanelerle teslim edilmemiş olmaları herhalde üzerinde durulması gerekir. Bahaneler şu veya bu olabilir ama Büyük Türkiye’nin başkaca çareler aramayışı ıstırap kaynağıdır. 

Ve ne yazık aradan geçen bunca zamana rağmen 1974 Kıbrıs harekâtında, istihbarat zaafı ile kendi uçaklarımızla batırdığımız savaş gemimizi hatırlatmaktadır. Ve askerî istihbaratımızın hâlâ zaaflarla malûl olduğunu göstermektedir. Bu noktada, uçağımızın düşürülmesi anından günümüze değişen beyanlara ve Uludere’ye hiç ama hiç temas bile etmek istemiyorum…

Kısaca, adı doğru ifade edilmemiş “yeni tarz soğuk savaşta” Türkiye’nin beyanlarında acul heyecanlardan çok akılla ve anında müdahalelerle dış politikasını devam ettirmesini beklememiz asıl olmalıydı. Olmuş mudur? Konuda atılan çok akıllı adımlar olmasına rağmen soruya yüzde yüz “evet” diyemiyorum…