Yeni Bir Komutanlar Nesli…

45

 

Türk demokrasisi galiba şimdilerde demokratikleşiyor… Yahut İnşallah mı desek!. Kimileri Terakkiperver Fırka ile Serbest Fırkayı demokrasiye geçişimizin ilk adımları olarak göstermeğe kalksalar da Cumhuriyet tarihimizde, zorlanarak da olsa, çok partili sisteme geçişimizin tarihi 1946 yılıdır. Bu tarih, şaibeli bile olmaktan uzak kirli ve aldatmacalı bir seçimle ne yazık ki tarihimize yüz karası olarak geçecektir. Ama olsun yine de iktidarı ve muhalefeti ile, hiç değilse şeklen, demokrasiye benzer bir adım atılmış olmaktadır…

1950 yılında yapılan seçimlere gelinirken, iktidar megalomanisinin verdiği gurur ve iktidar çevresinin Taksim meydanını doldurarak “işte İstanbul paşam” aldatmacasına sürüklenen zamanın iktidarı, beklemediği bir yenilgiyi alınca, alışıldığı üzere, güvendiği dağlardan biri askerî vesayetten başkası değildi! Onu da beklenilmeyen o müthiş yenilgi karşısında ya “kullanamamış” veya iyi niyetle bakarsak “kullanmamıştır.” Ben bu ikinci düşüncenin pek doğru olduğuna inanmayanlardanım.

Zira DP iktidara gelir gelmez askerî kanatta derhal önemli bir tasfiye yapmak ihtiyacını duymuştur. 1950 sonrasını çok yazdık ve çok söyledik ama 27 Mayıs 1960’a giden güzergâhta, 1953 yılında başladığı öngörülen darbe hazırlıklarının mebdei sanki 1950’deki hazımsızlıktan kaynaklanmaktadır! Kısaca İttihat ve Terakki’den devralınan askerî vesâyet anlayışı darbe hazırlığı şeklinde hayatiyetini devam ettirmektedir. Yani demokrasiyi iç dünyalarına sindiremeyen asker vâsiler yedeklerine aldıkları bürokrasi ve de siyasî kadrolarla ülke halkı üzerinde güçlerini darbe ile şekillendireceklerdir!

Demokrasinin şekle matuf kurumları Meclis, siyasî partiler, yasama ve yargı organları gibi unsurlar, zaman zaman kesintiler olsa da,  varlıklarını hep sürdürmüşlerdir yıllar boyunca. Ama senelerce pelesenk halinde söylenen “iktidar oldular ama muktedir değillerdi” sözü bu süreçte hep geçerliliğini muhafaza edecektir! Esas itibariyle seçimleri, dış görüntü itibariyle, hep halkın seçerek iktidara taşıdığı Merkez, Merkez Sağ, Muhafazakâr veya daha doğrucası CHP karşısındaki partiler kazanmaktaydılar. Amma şu veya bu sebeple vâsi karakterliler bu partileri muktedir olmaktan uzak tutmak için ellerinden geleni yapıyorlardı!

Adı bazen Danıştay, bazen Anayasa Mahkemesi, bazense içten sivil veya dışarıdan askerî bürokrasiydi tökezleten, engelleyen ve nihayet darbe yapan. Böyle gelmiş böyle de gidecek gibiydi!..  Hatta her 10 yılda bir beklenen bile olmuştu darbe! Fiilen olmasa bile adı 28 Şubat veya e-muhtıra tarzında, zamanlamada biraz sarkma olsa da, uygulanmaktaydı da! Böylece askerî kanadın darbe alışkanlıkları biraz şekil değiştirerek 2000’li yıllara sirayet edecekti! Fakat ne olduysa bir beklenmeyen gündeme giriverdi. Adı Ergenekon, Balyoz vs konmuştu ama esaste “darbe teşebbüsünü” dile getiriliyor, bazı dokunulmazlara dokunuluyordu!.. Birileri gelişmeleri yine kaşımağa çalışacaklardı ama bu defa sivil otoritenin belli kurumları konuda geri adım atmamakta kararlı görünüyorlardı…

Fakat “yine de!” denildiği çok konuşulandı o süreçte. Taa ki, bence, geçen hafta içinde birbirinden önemli iki olaya gerçekleşmiş olmasın. Bu iki olay âdeta “ordu-millet” şuurunun demokrasiyle perçinleneceğinin yeni lehimiydi. Evet, bizler “ordu-millet” olduğumuz şuuru ile yetiştirilmiştik. Öyle inanıyorduk. Bizler, sivil kesim ile askerî kesimi etle tırnak gibi görüyorduk. Hatta öyle ki yüzyıllara dayanan geleneğin Medeniyetimizin varlığını bile âdeta “ordulaştırmış” gibiydik! Konudaki ilk gönül kırıklığım ve sarsıntım 27 Mayıs 1960 Darbesi ile olacaktı. Sonra 1961 yılında koşarak gittiğim ve 24 ay süreyle yaptığım Yedek Subaylığım sırasında yaşadıklarımsa tam anlamıyla şok değil şoklardı!  Ordumuz milletini askerlik yaptırmaktaydı ama onun değer hükümlerinden kopuktu!

Üstelik kendi iç değerleri her şeyden üstündü ve de gölgeleriyle daha da büyütülüyordu. Vâsi idi vesâyetini bırakmağa niyeti de yoktu! Sonra yaşananlar birbirini takip etmeye başlayacaktı. 12 Mart Muhtırası, 12 Eylül Darbesi Ordu’daki demokrasiyle tezat teşkil eden anlayışın tescilleriydi ve bu saplantı bir türlü aşılamıyordu! Bu anlayışsa, ana muhalefet olmayı şiar edinmiş birileri için biçilmiş kaftandı. Onlar bu yapıyı teşvik ve tahrik ediyorlardı. Çünkü darbeler sonrasında, seçilmeden iktidara geliveriyorlardı! Onların kafalarında yer etmiş bir zamanların çarıklıları, gericileri, kuyrukları, takunyalıları artık bidon kafalıya veya karnını kaşıyan adama terfi etmişti amma yine de onlara oy vermekten imtina ediyordu!..

Neyse! Tekrar başta söylemek istediğim noktaya dönüyorum. Geçen hafta, askerî dünyamızın demokratikleşme yönünde önemli adımlarının gün yüzüne çıkmakta olduğunun işaretlerini vermiştir. İki olay da önemliydi ve âdeta birbirini tamamlamışlardı. Birincisi Özkök paşanın Mahkemede yapmış olduğu tanıklıktı. Ki haftaya damga vuracak mahiyette şümullü ve yerine masruftu. Paşanın tavrında ve söylediklerinde büyük bir dikkat ama gerçeklerden, bildiklerinden inhiraf etmeyen bir olgunluk kadar, asker olunduğunda da demokrat olunabileceğinin kemâleti vardı. Tavrı, milletin değer hükümlerini içselleştirmiş bir komutanın ordu-millet şuurunun rahatlığını taşıyordu. Bildiklerini, görüp yaşadıklarını dosdoğru söylerken âdeta halkının inancının ordu için ne kadar gerekli olduğunun hükmünü koyuyor ve darbeye karşı oluşunu sakınmadan ve geçmişle hesaplaşır gibi bir haber ve davranışa “27 Darbesini çağrıştırdığı için karşı çıktım” diyordu. Özkök paşanın tanıklığı hususunda çokça yorumlar yapıldığı için konuda ben fazla bir şey söylemek istemiyorum. Ama bütün yorumlardan anladığım, milletinin değerlerini özümsemiş bir komutanın darbelere mâni olunabileceğinin Özkök paşanın şahsında tecessüm etmiş olduğudur.

Ümit ederim ki Türk ordusu artık Özkök paşa gibi olgun ve halkının demokrasi anlayışına saygılı nice komutanlarla yönetilir. Buna inanıyorum da. Zira geçen haftanın ikinci olayı YAŞ kararlarıydı.. Toplantıda geçtiğimiz yıllardaki gergin hava ortadan kalkmıştı ve masanın başında, olması gerektiği gibi, sivil otorite bulunmaktaydı. Çünkü millet iradesiyle ve seçilerek gelmişlerdi. Askerî kanatsa atanmıştı ve sivil otoriteye bağlı idi. Böylece tutuklu bulunan 40 general emekliye sevk edilecekti. Kararda Genel Kurmay Başkanı Özel’in dahlinin olduğu aşikârdı ve paşa, arkadaşlarıyla beraber hukukun ve demokratik iradenin üstünlüğünü tercih ve tescil etmişlerdi…

Görülen o ki Özkök paşanın tilmizi Özel paşa yeni bir askerî neslin öncüsü hüviyetini taşımaktadır. Ve bu bir haftaya sığan olaylar karşısında diyorum ki, askerî disiplin içinde emir-kumanda zincirine bağlı otoriter ama halkına uzak ve yabancı olmayan, kendilerini koruganlarına hapsetmemiş demokrasiye inanan bir komutanlar nesli, nihayet, gelmektedir…  Ne dersiniz? Ben galiba bile demek istemiyorum…