Yazıklar Olsun mu Pes mi Desem!

31

Önce kulaklarıma inanamadım. Sonra şaşkınlıktan tabir caizse küçük dilimi yutacaktım. Çünkü MHP’li, evet hem de MHP’li bir milletvekili, ismini zikretmek bile istemiyorum, arkadaşlarının geçirmiş olduğu bir araba kazasını ileri sürerek “milletvekillerine şoför tahsisini” talep ediyordu! Gerçekten bu talebi ekranlarda görmesem ve sadece birilerinden konunun MHP’lilerce gündeme getirildiğini duysam, buna inanmaz, yine asparagas bir haberle milliyetçiliğe bühtan yapıyorlar, diye düşünürdüm. TV kanallarında takdir de ettiğim bir simanın arz-ı endam eden sıfatını ve talebini duyunca ilk tepkim “aman Allah’ım” oldu. Sonra hafızam beni yıllar gerisine götürdü…

Bugünün geçleri, hatta belli yaş sınırına gelmiş olanlar bile hatırlamayabilirler, bizim çocukluğumuzda, CHP’nin tek partili iktidar saltanatını yaşadığı yıllarda, devleti yönetmekle vazifeli büyüklerimiz için özel “Beyaz Tren” ve “Saylav Kompartımanları” vardı. Beyaz tren tam bir vagon hüviyeti taşırdı ve ebedî Şef İnönü’ye tahsis edilmişti. Bu özel tren İsmet paşa Anadolu’ya gideceği zaman yollara revan olur ve ekâbiranı menzile ulaştırırdı! Hadi bu ebedî şef ve de Cumhurbaşkanı içindi diyerek “renk farklılaşması” bir tarafa, özel vagon meselesi çok da büyütülmeyebilirdi! Fakat saylav kompartımanı meselesi ayrı maceraydı.

O günlerde karayollarımızın bugünlerdeki kadar gelişmemiş, nakil araçlarının da yeteri kadar olmadığı düşünülürse ağırlıklı olarak şehirlerarası taşınmada kara tren önemli bir araçtı. Haftanın belli günlerinde tarifeli(!) olarak yollara koyulan kara trenin kompartımanlarında yer bulmak ayrı bir meşakkatti. Özellikle ailece seyahatlerde, numaralı kompartımanlarda yer sahibi olabilmek için bazen günler bazense haftalar önceden, eğer boş yer bulabilirseniz, biletleriniz almak mecburiyetinde olunurdu.

Konuda imkânları olmayan veya ani olarak seyahate çıkmak durumunda kalanlarsa, koridorları lebalep doldurmak durumda kalmanın ötesinde her vagonun iki uçlarında bulunan tuvalet sahanlıklarına, hatta dinlenebilmek için tuvaletlerin içlerine sığınırlardı! İnsanların birbirlerinin üstünde bile yatmak mecburiyetinde kaldıkları vaki idi. Bir anlamda milletin efendisi vatandaşlarımız “hayvan vagonlarından biraz daha hallice(!) olarak seyahat ederlerdi. Koridorları dolduran insanları ite kaka ihtiyaç gidermek için tuvalete ulaşma şansı bulunursa başınıza nelerin geleceği ise, artık tuvaleti işgal etmiş olanın vicdanı ile yakından ilgili olmak durumundaydı!

Neyse söylemek istediklerim, “hani şu yurdu dört baştan demir ağlarla ördük” masalını tenkit etmek değil… İşte böylesi bir ortamda bazen birkaç saat, bazense günler sürecek yolculuklarda, ben her trenin bir/iki vagonunun birer adedi diye hatırlıyorum, bu saylav kompartımanı mutlaka evet mutlaka içinde kimse olmadan boş gidip gelirdi. Yahut içine saylav veya yaranlarından birileri belli istasyonlardan yerleşmiş olurlardı! Özetle bu dörder veya altışar kişilik kompartımanlar, aziz milletimiz için “iki dereceli” seçimlerle seçilerek kendilerini Millet Meclisinde temsil ettiği rivayet edilen Saylavlar için özel tahsisli idiler. Bunlar boş olduklarında kilitli tutulur ve alınan talimatlar doğrultusunda kondüktör tarafından saylava ve/veya emirlere, bazen de fısıltı halinde söylendiğine göre başkaca(!) imkânlara göre açılırdı.

İşte o yıllarda Gaziantep’ten İstanbul’a ailece seyahat etmemiz gerekmişti. Gaziantep’ten deyişime bakmayın, bu lafın gelişidir. Gaziantep’ten yola çıkılırdı, ama bazen üç-dört, bazense 6 saati bulan otobüs yolculuklarıyla, vasıl olmak mecburiyetinde kalınacak Fevzipaşa yahut da Narlı’dan trene binilirdi. Zira yapılan vaadlere rağmen Gaziantep’e tren istasyon yapılışı CHP’li iktidar dönemlerinde değil ancak DP iktidarıyla 1950’li yıllarda, hafızamda yanlış kalmadıysa 1953 yılında, gerçekleşmişti.

İşte o 1950’li yıllar öncesinde İstanbul’a gidecek trene binebilmek için babam rahmetli haftalar öncesinden kara trendeki biletlerimizi almış, sanırım 4,5 saatlik bir otobüs yolculuğundan sonra vardığımız Narlı’da treni beklemeğe başlamıştık. Hatırıma gelmişken hemen söyleyeyim, hani bugün yarım saatlik gecikmelere falan kızıyoruz ya, o günlerde trenlerin ne kadar rötar yapacağı kestirilemez, bu, bazen yarım günleri hatta fazlasını da bulabilirdi! Neyse sanırım fazla beklemedik ve trenimize kavuştuk. Ama o da ne? Koridorları lebalep dolu vagonda bizim haftalar önce ayırttığımız kompartımandaki numaralı yerimize birileri, belli(!) imkânlarını kullanarak, yerleşmiş ve hiçte istifini bozmak niyetinde görünmüyordu. Kondüktörse işin içinde olduğundan kıvranıp duruyordu!

Bu durumda, gerçekten çok sakin tabiatlı olduğunu bildiğim babamın birden öfkesinin burnundan çıktığına şahit olacaktım. Neredeyse kondüktörün yakasına yapışmış ve öfkeyle “ya buradaki yerimizi sağlayacaksın veya boş olan saylav kompartımanını açacaksın!” diye hiddetle ve yüksek sesle söyleniyordu. Sonunda pabucun pahalı olduğunu anlayan kondüktör “saylav kompartımanını” bize açacak ve bu arada yer kargaşasına kendisinin tevessül etmediğini gevelemeğe çalışacaktı. Fakat galiba şans sahibi olan biz, sekizli dörtlü yaşlarda olan, ailenin çocuklarıydık. Zira, kompartımanda yok yoktu ve de üstelik “yataklı” imkânı yanında tuvaleti de özeldi. Böylece de hem saylavın ne mene şey olduğunu ilk defa duyarak öğrenmiş, hem de kahırdan nimete ulaşmıştım.

Yazı, hatıralarımla burada noktalanabilirdi. Ama ben başka bir şey söylemek istiyorum. Yıllardır milletvekillerinin durumlarından, imkânlarından, maaşlarından vb hususlarından söz edildiğinde daima onlara, yapmak durumunda bulundukları “millet hizmeti” dolayısıyla gerekli imkânların bahşedilmesi gerektiğini savunmuşumdur. Meselâ milletvekillerine lojman tahsis edilmesi, her birine çalışma odaları verilmesi ve sekreter atanması konularında, hep bu fikirlerin taraftarlığını yapmışımdır. Taa ki kendilerine, sekreter yanında hâlâ ne işe yaradıkları konusunda fikrimi tam şekillendiremediğim danışmanlar atansın!.. Son olarak gündeme getirilen şoför talebine önce ana muhalefet CHP’den, sonra da AKP’den destek geldiğinde Meclis Başkanından öğrenecektik ki, adı şoför değil ama milletvekillerine zaten bir eleman daha tahsis edilecekmiş ama bu gelecek dönemi ilgilendiriyormuş!..

İçimden geçenleri doğrusu burada dile getirmek istemiyorum. Ama aklıma bir başka şey geldi onu değerli okuyucularımla paylaşmak isterim. Oldu olacak milletvekillerimize, şoför ve özel devlet arabası dışında birer de emir-eri, affedersiniz milletvekili-hizmetlisi, sonra da bir zamanların KİT’lerindeki gibi kapılarının önünde oturan odacılar tahsis etsek, bunlar kahve-çay ikramcılığında bulunsalar nasıl olur? Böylece herkes rahat etmiş ve “Milletvekilliği nomenklaturası” da şekillenmiş olacağından, onlar da kendilerine özgü hayatlarını idame ettirmiş olurlar..

Bu yazıyı yazarken bazen sürç-ü lisanda bulunduğumun farkındayım. Tıpkı az önce dile getirdiğim emir-eri tamlamasında olduğu gibi. Birçok kimsenin bu tabire yabancı olduğunu biliyorum. Fakat işin gerçeği bu… Bir zamanlar, 1950’li yıllar öncesinde, subayların ev-içi hizmetlerini, yani en hafif tabiriyle alış-verişlerini de yapmakla mükellef erleri vardı. Bunlara emir-eri denirdi. Sonradan kaldırıldı. Neyse! Fakat doğrusu ben, bu şoför talebinin MHP’den gelişine şaştığım kadar, AKP’nin eline muhalefetin bu “har vurup harman savurmaktan daha beter çıkarcı tavrını seçimlerde kullanılabilme şansını” elinin tersiyle itişini anlayabilmiş değilim.

Demek ki kişisel çıkar olunca “nefsâniyet” önde geliyor! Millet mi dediniz! Onu da galiba doğrudan doğruya parti başkanlarına sormamız yeterli olacaktır. Zira, hâlâ halkın doğrudan doğruya seçme şansına sahip olabileceği “dar bölge seçim sistemi” değil, genel başkan tarafından “seçilecek yerlere atananlar sistemi” geçerliliğini korumaktadır. O halde bize düşen sanırım “yazıklar olsun” demekten ibaret kalacaktır…