Yabancılaşmış Sömürge Aydınımıza İthaf

26

Sömürge olmadan bu kadar toplumuna yabancılaşmış aydın yetiştirebilmek gerçekten bir marifet olsa gerek! Yüzyıllar boyunca dünya coğrafyasında zirve devletler arasında bulunduktan sonra coğrafî bazı gelişmelerin getirdiği istismar, Batının insan haysiyetini ayaklar altına alan sömürgeci uygulamalardan azade kalarak büyük devlet olmaktan uzaklaşmak bu kadar mı aydınımızı kendi kültür değerlerini inkârla karşı karşıya bırakmalıydı!

Coğrafî keşifleri, tam bir istismar uygulaması içersinde Greko-Lâtin- Hıristiyan kültür baskıcılığına dönüştüren Batı karşısında Osmanlı’dan başlayarak günümüze uzanan aydınımız üzerindeki küçüklük kompleksinin kolay anlaşılabilir olmadığı, her halde üzerinde durulması gereken bir vakıadır. Daha da acı olan Asya’nın, Afrika ve Lâtin Amerika’nın pek çok ülkesi gözlendiğinde, tarihleri boyunca uzun zaman dilimleri boyunca yaşadıkları sömürge yapılarına rağmen, gariptir buralardaki aydınların ülkemizde ve bizim(!) dediklerimiz kadar kendi kültürel değerlerine yabancılaşarak medeniyetlerini ve de kimliklerini red eden bir yapı içinde olmadıklarıdır.

Gerçekte imparatorluklar döneminin kapanmağa başladığı ve kaçınılamaz tarihî bir süreç olarak karşımıza çıkan zirveden gerilemeye doğru sürüklenişte bazı aydınlarımızın meselelere bakışlarında, derinliğine bir arayıştan ziyade şekilciliği tercih ettikleri görülür. Batılılaşma, modernleşme veya bazen adı aydınlanma konulan bu süreçte aydın adını verdiğimiz okumuş-yazmışlarımız, gerek sivil gerekse askerî kurumlardaki değişikliklerde şekilcilikle kucaklaşmayı yeğlemişlerdir.

Tipik örnek olarak meselâ fes, şapka devrimleridir. Bu meyanda değişimlere gidilirken asıl unsurun teknolojik derinlikte ve kendi kültür değerlerinin inkâr edilmeden halkıyla bütünleşmesinden kaynaklanabileceğinin idrakinde olunmamıştır. Oysa tam aksini, yani kültürel değerlerinden vazgeçmeden teknolojik yapılanmayı ön plâna getiren bir başka ülkeyi unutmamak gerekir. Japonya, bizimle hemen aynı zaman diliminde çağdaşlaşma gereğini duymuş ve halkını bu istikâmetteki bir gelişmeye yönlendirmiştir. Böylece de, iki Dünya Savaşının kaybedicileri arasında olmasına rağmen, bugünlerin güçlü devleti hüviyetini iktisap edecektir…

Ülkemizdeki yönlendirici aydınlarımızsa meseleyi başlangıçta Fransızca konuşmak, piyano çalmak, çocuklarına bale yaptırmak ve kısaca Batıdan gelen her şeye “ayran budalalığı” ile yaklaşmak gibi bir şekilcilik içersinde ele almış ve böylece modernleşeceğini, çağdaşlaşacağını sanarak snoplaşmıştır. Günümüzde, dün Tanzimat’la hızlanan bu şekilci anlayışın sadece unsurlarının değişerek devam etmekte olduğu veya bu yönde zorlamaların yapıldığı bilinendir.

Adı bazen AB’dir, çağdaşlaşmadır veya bazılarına göre de belden aşağı bütün müptezelliklerin “insancıl(!)” bir şekilde modernleşme adına gündemde tutulmasıdır. Hele bu son konuda iletişim araçlarımızın böylesi bir anlayıştan nemalanmakta oluşu ayrıca ibret vericidir ama gerçektir. Üstelik kültürel değerlerine yabancılaşmış bu kişiler kelime hazinelerini daralta daralta fikrî açıdan kısır döngüye girdiklerinin bile farkında değillerdir. Meselâ ahlâkî ve etik değerler arasındaki farklılığı kavrayamadıklarından “etik” kelimesine sığınarak millî değerlerimizi sarsmağa devam etmektedirler! Esasa itibariyle onlar için böylesi bir derdin olduğunu söylemek de belki abestir!. Zira öğretimi ve eğitimi yabancılaştırmış olmak onlar açısından kaçınılmaz bir beklentidir!

Bir adım ileri giderek bu tipler açısından tabii bir anlayışla gay’leşmek bile mubah kabul edilmelidir!. Hatta Müslüman Türk toplumunun kültür başkenti İstanbul’umuza gay bir Büyükşehir Belediye Başkanı istemek Batılılaşmamızın, çağdaşlaşmamızın tabii bir gerekliliğidir! Adı da Batılılık anlamında insan haklarıdır! Böylece belki bizi bu kafaların gelişmişliği ile daha kolay(!) AB’ne alırlar!.. Ama benim bir başka teklifim var. Tirajının 150 000’lerde olduğu söylenen büyük gazetelerimizden birinde yazan bu çok ilerici ve de çağdaş kişiyi o kişileri temsilen Büyük Şehir Başkanlığına aday yapalım ki AB süreci hızlansın! Ne dersiniz?

Bu ve benzeri okumuş yazmışlarımız öylesi veya böylesi mekânlarda kendilerine makamlar, veya gazetelerde yazı köşeleri bulmaktadırlar ki ülkemizin iki yakası kolayca bir araya gelmektedir! Çünkü genel olarak kendilerine aydın sıfatını yakıştırarak belli konumları ellerine geçirmiş bu sömürge aydını kişiler, birbirlerine övgüler dizerken doğup büyüdükleri ortamları küçümsemekte sakınca bulmamaktadırlar! Kısaca toplumlarını Oryantalist gözüyle gözlerken Batılıya karşı el ovuştururken aşağılandıklarının farkında mıdır acaba? Söylemlerinin temelinde “işte biz böyleyiz veya biz adam olmayız yanında şimdilerde bir de karnını kaşıyan adam, teneke kafalı halkımız” saplantısını sürdürmektedirler! Bu ise şüphesiz psikolojik bir ruh hâlidir. Kendi kendileriyle kalsalar kimsenin umurunda olmayabilir ama onlar bununla yetinmemekte sosyolojik hastalıklarını topluma kabul ettirme kavgasını sürdürmektedirler.

Bir başka açıdan ifadelendirdiğimizde yabancılaşmış sömürge aydını hüviyetini iktisap etmiş okumuş-yazmışlarımızın penceresi Batılı yönlendiricilerin veya bir başka ifade ile Oryantalistlerin penceresi hüviyetini almıştır. Dünden başlayarak günümüze uzanan yıllar boyunca konuda pek çok örnek kişiyi teşhis etmeğe ise ihtiyaç bile yoktur. Eğer tahammülünüz varsa sadece ekranlarınızı, gazetelerinizi gözlemek ve de sanat âlemimize, ilim adamı kisvesi giymiş birçok insanımıza nazar atfetmek yeterlidir. Bunlar kendilerine aydın sıfatı vererek milletin değerlerine bühtanda bulunmağa devam etmektedirler.

Greko-Lâtin-Hıristiyan değer hükümlerinin medeniyetin tek temeli olduğu inancından hareket eden Batılıların veya onun örtülü yapısı Oryantalistlerin dünya görüşünü benimseyen bu türlerin farkında olmadıkları bir başka nokta, kendilerine sunulan “mankurt yapının” temelindeki “olanı değil kendi yönlerinden olmasını istediklerinin” sunulmakta olduğudur. Bu bakış açısındaki temel anlayışın Asyalıların, Afrika ve Lâtin Amerikalılarla özellikle Türk-İslâm dünyasının medeniyetten yoksun “geri kalmış bir güruh” olarak değerlendirilmekte olduğudur. Bu yüzden kendileri dışındaki bütün topluluklara tepeden bakmaları, onlar açısından tabiidir. Ama buna bir de içten sömürgeci aydın yapısını ilhak ederseniz, kültürel sömürgecilik olarak isimlendirdiğimiz sömürü anlayışının sürdürülebilirliği kolaylaşmış olur..

Aydın kisveli yabancılaşmış sömürge kafalıların ülke kültürlerine bakışlarındaki çarpıklık ülkemizde şekillendiğinde, halkımızın değer hükümlerinin temelindeki İslâm’a bakışlarında tecelli etmektedir. Yabancılaşmış sömürge aydınlarımızın bakış açılarının temelinde İslâm’ın her türlü ilerlemeye mâni olduğu tezi vardır. Pozitivist akılcılığın tek boyutluluğuna saplanmışlardır. Zira hayata ideolojik “at gözlüğü” çerçevesiyle bakarak değerlendirmemeye alışmışlardır! Bu tek zaviyeden bakıştır ki Ermeni meselesinde, Kıbrıs meselesinde veya AB konusunda onları Batılılardan farklılaştırmamaktadır. Çünkü onlar için küçük gördükleri halkımızla, hayran oldukları Batılılar arasında dağlar kadar fark vardır!.. Onlar Batılılara yaranmalıdırlar. Belki çeşitli vesilelerle ödüller de alırlar! Bu yüzden onlar açısından kendi şehitleri değil, arkadan vuran, başkalarının dümenine giren ve ihanet eden toplumun ölmüşleri daha önemlidir. Şehit olmak mı? Af edersiniz! Bu inancın da belki saçmalığını dile getirecekler ve de İnsan Hakları adına retçiliği savunacaklardır! Nasılsa onlar rahat etsinler diye birileri vatan toprağı için ölmeye hazırdırlar!

Sahi bu sömürgeci aydınlara, anlamasalar bile, bazı şeyleri sormakta ve tekrarlamakta fayda yok mu dersiniz? Meselâ sorsak onlara… Bizim başlatmadığımız Balkan Savaşlarında, Kafkas Savaşlarında ve de İstiklâl Savaşımızda şehit olanlar, yerlerinden yurtlarından olarak yollarda sersefil olanlar için ağıt yakmak veya bu savaşları çıkaran devletleri özre davet etmek akıllarından geçiyor mu? Yoo biliyorum ki verecekleri cevap önce Osmanlı’ya küfür, sonra da ona bühtandır! Yani Erivan’da Türk Bayrağını yakan Ermeni’den özür dilemek tabiidir ama kendi milletinin inançlarına, gelenek ve göreneklerine saygı duymamak, hatta onunla alay etmek daha da tabiidir böylesi kendine, ülkesine yabancılaşmış sömürge aydınları için…

Çünkü bunlara göre modernizm, çağdaşlaşmak, Batılılaşmak için kültür kodumuzu değiştirmemiz gerekir. Bir başka açıdan Abdullah Cevdet’in dediği gibi belki Hıristiyanlaştırmak uygundur ama “ah bu gerici halkımıza” bunu nasıl anlatacaklardır. Sanırım bunun da denmesini bu sömürge aydınlarımızın ahfadında gerçekleştirmek üzere damızlıklar getirmek, sonra da tarihi geçmişimiz inkâr edilerek Batılıların bize bir tarih yazmalarını istemek düşünülebilir! Böylece rahata kavuşurlar dilediklerince..   

Kendi değerlerine yabancılaşmış sömürge aydın yapısındaki bu okumuş-yazmışlarımızı nasıl yetiştirdik sorusunu bir kere daha kendime sorduktan sonra, her şeyiyle sağduyulu halkımın bu saplantılı ilericilere(!) kendi sessizliği içersinde neden itibar etmediğini sanırım daha iyi anlıyorum…