Vesâyet ve Sivil Darbe Dedikleri!

27

Ülkemiz insanının, belki daha doğru bir ifade ile ülkemiz okumuş-yazmışlarının, en önemli sorununun demokrasiyi içine sindirememiş veya kavrayamamış olmasındadır. Açıkça ifade etmek isterim ki burada özellikle belirttiğim kesim, kendilerine aydın sıfatı verilen ve de ülke yönetimine talip olan sivil veya askerî güç odaklarıdır. Bu kesim tarihin yapraklarını çevirmeğe başladığımızda bilhassa Tanzimat döneminden itibaren, söylemleri dışında halka rağmen halkı yönetme iddiasını taşıyarak karşımıza çıkarlar. Bu kesim sivil veya asker kisvesi içinde çeşitli yöntemlerle, bazen siyaseten, bazen bürokratik teamüllerden yararlanarak, bazense darbe uygulamalarıyla yönetime sahiplenmenin yollarını aramış ve bulmuşlardır!.. Bunun adına vesâyeten yönetme arzu ve iradesi de denilebilir. Ancak izninizle vesâyet kelimesini, yönetme ihtirasında bulunanlara veya kurumlara bağlamadan önce sözlük anlamıyla gözden geçirelim.

Sözlükler vesâyet kelimesini, medenî haklarını kullanma ehliyetine sâhip olmayan kimseleri koruma altına alma görevini yapan kurum, olarak açıklamaktadır. Yani yönetimde vesâyetten söz edildiğinde anlaşılması gerekecek olan karşı tarafın, yani yönetim söz olduğuna göre halkın medenî haklarını kullanma ehliyetinden mahrum olduğu vehmidir! Bu, bana göre Türk toplumuna yapılmış en büyük bühtandır. Zira bilinen gerçek insanımızın, demokrasimizin şeklen var olan müesseselerine, özellikle de seçimlerde gösterdiği basireti görmezliğe gelmek, sanırım en hafif tabiriyle vesâyet softalarının saplantısıdır. Bu, halkımızın seçimlerde her şeye hatta bütün baskılara, olumsuz yönlendirmelere rağmen gösterdiği sağduyusunu inkâr anlamı taşır ki işte vesâyet heveslileri ile halkımız arasında yıllardır süren uyuşmazlığın temel noktası da buradadır.

Hatırlayınız 1946’dan beri yapılmakta olan seçimler, hep vesâyet arzusunda olanlarla demokrasi düşüncesini iç dünyasında hisseden ve bundan taviz vermeyen halk arasındaki çekişmenin sonuçlarını yansıtmıştır. Öyle ki iyiler arasında tercih yapamadığında, maalesef yine demokrasi uğruna bu defa kötüler arasında daha az kötü olarak değerlendirdiğini tercih etmiştir! Yanılmamış mıdır? Yanılmamak mümkün müdür?  Tabiatıyla yanılmıştır. Ama bir öncekiyle kıyaslandığında bile yine yeni bir arayışı gündeme getirmiştir. Ve bütün bu arayışlar kendilerini “vâsi” kabul edenlere karşı sürdürülmüştür. Hatırlayınız!.. Tek partili dönemlerdeki çok partililiğe geçme arayışlarında bile bu tepkili anlayış yatmaktadır.

Ancak açıkça belirlenmelidir demokrasi yapımız öylesi kurgulanmıştır ki, zaman zaman halkın iradesinin siyasî hayata hâkim olduğu dönemlerde bile uygulamalar dönüp dolaşıp kendini vâsi görenlerin güç ve tahakkümüne doğru şekillendirilmek istenecektir. Bu arayışları sürdürenler bazen siyasi iktidar kadroları, bazen yargı, bazense askerî veya sivil bürokrasidir. Kısaca vesâyet peşindekiler zaman zaman farklı kesim veya kurumların dâhil olduğu bir seyir içersinde gündeme gelmiştir. Türkiye’mizde..

Yani vesâyet arayışlarını belli bir kesime bağlı görmek doğru olmadığı gibi, değişen Anayasalarla da sağlanılan güç veya uygulama yöntemlerinin öne çıkardığı bazı kurumlarca da kullanılmak istenildiği düşünülmelidir. Dilerseniz 1961 Anayasasını şöyle bir hatırlayıverelim. Siyasi güç yasama organından alınarak yargı ağırlıklı olmak üzere çeşitli kurumlara verilmiş ve hatta daha ağırlıklı olarak vesâyet arama gücüne sahip kılınmıştı! Öyle ki o günlerden devredilen şu pelesenk sözü hiç unutmamak en doğrucasıdır: “Sağ hep iktidar olmuştur ama muktedir olduğu dönemler sınırlıdır.”

Burada bazı kelimeleri değiştirdiğimi biliyorum. Ama işin gerçeği budur. Zira demokrasiye rağmen vesâyeten yönetim arzusu “koruma kollama” anlayışı içersinde fiilen varlığını sürdürmeğe devam ettirmektedir. Mümkün müdür? İşte sanırım kavga bunun için yapılmaktadır amma belki de başkaca vâsiler yaratmak hevesiyle!..

Son zaman diliminde vesâyet tartışmalarının hemen yanına sıkıştırılan bir başka kavram ise “sivil darbe” ifadesidir. Bu saplantılı tavır da yeni değildir. Ben yaştakiler CHP’nin iktidar olmadığı dönemlerde, yani demokrasinin şeklen de olsa var olmaya başladığı 1950 seçimlerinden beri bu ifadenin, eğer başka kullanılacak pelesenk kalmadıysa, gündeme sokulanlardan biri olduğunu hatırlayacaklardır. Darbe! Sanırım bu kelimenin de lügatçesine bakarak düşüncelerimizi dile getirmeğe çalışalım. Darbe kelimesi sözlükte, vuruş; çok üzücü, yıkıcı bir etki yapan olay; bir iktidarı ele geçirmek için yapılan yasa dışı hareket, olarak açıklanmaktadır. Her halde malûm yazar-çizer takımının ve belli siyasetçilerin dile getirmek istedikleri bu sonuncu açıklamadır. Öyle midir? Yani iktidarı ele geçirmek için yapılan yasa dışı hareket! Eh bu düşünceye ve kafa yapısına ancak “pes” denir! Ama arkasından da “peki siz yarım yamalak da olsa iktidarda olduğunuzda veya yandaşlarınızın iktidarında bugüne benzer, hatta daha da aşırı uygulamalarla bütün kurumları ele geçirmek için hareket halinde değil miydiniz?” diye sormak gerekir. Çok uzaklara giderek okuyucularımı zorlamak istemem. Fakat çok yakın zamanda sn Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı döneminde bazı müesseselerin nasıl ele geçirildiği göz ardı edilebilir mi? Ama onlar solcuydu veya cumhuriyetçiydi paravanı neyi değiştirir!..

Sanırım dünle bugün arasında değişen pek bir şey yoktur. İktidar, hangisi olursa olsun kendi güç kaynaklarını ve işbirlikçilerini ön plâna çıkarmakta ve bunda da hiç beis görmemektedir. Kısaca “sivil darbe” ifadesinin arkasında yatan, her kesim için, “dün bizim kendi yörüngemizde kurguladığımız “siyasî ve de iktisadî iktidar gücü” bugün başkalarının eline geçmektedir. Eh, elhâk bu da doğrudur! Ama dünü unutmak niye? Bugüne baktığımızda açıkça görülenin dünden pek farklı olmadığıdır. Yani iktidar siyasî güç yanında iktisadî gelir, kazanç, güç kaynaklarını da kendi yörüngesindeki veya yandaşlarına doğru çevirmiştir. Söylenilenler, bilinenler ve yaşanılanlarla binlerce örnek verilebilir. Hatta bu örneklerden hareketle birçok kimsenin “evet ama hiç bu boyutta olmamıştı(!)” dediğini işitir gibiyim. Belki doğrudur, belki değil! Bunu bilemem ama işin gerçeği her dönemde bugüne benzer neler işitilmiş, söylenmiş ve hatta dava konusu olmuştur! Bunları hatırlarım. Galiba işin ilk yanlışı D.P. iktidara geldiğinde büyük bir yanlışlıkla “devr-i sâbık yaratmayacağız” anlayış ve davranışına kadar dayanmaktadır.

Kısaca siyasi hayatımıza dönüp baktığımızda yandaşlara sağlanılan makâm, siyasî veya iktisadî iktidar gücünün sadece iktidarlara göre mecra değiştirmenin dışında Anayasanın sağladığı koruma /kollama gücüne de dayandığıdır! Bir başka açıdan baktığımızda amiyâne tabirle, tellâklar değişmekte ve değişen tellâklara göre de güç el değiştirmektedir. Ama bütün değişimlerde bile bazı kurumlar “vâsi iktidar” rolünden vazgeçmek istememektedirler!

İşte bunlardan kurtulmanın, yani yönetimlerin en az zararlısı kabul edilen demokrasiyi gerçek anlamda yaşabilmenin sırrı, orada burada değil okumuş-yazmışlarımızın kafa yapılarında olması gereken olgunlukta, karşı tarafı anlamakta ve halkının değer hükümlerini içine sindirebilmektedir. Tabiatıyla bir de demokrasimizde şeklen var olan bazı müesseselerin aksayan yönlerini düzeltirken kendi çıkarına yontma anlayışından uzaklaşmaktadır. Kısaca önce demokrasiyi kendi içimize sindirmektedir! Bir başka ifadeyle tahammüllü olma ve arkadan vurma yapısından uzaklaşarak bilgi ve ilmine güvenen kişilik yapısına ulaşmadadır. Sanırım böylece hem kendini, hem ülkemizi vesâyet ve de sivil darbe kısır döngülü söyleminden kurtarmış oluruz…