Türkiye’de Birlikte Yaşama Kültürü ve Mardin Örneği (2)

31

Bu yazı aslında tek bir bölüm halinde düşünülmüştü. Fakat şu veya bu sebeple sanırım yazının tamamı okuyucuya ulaşmamış. Oysa genel bir Türk tarih bilincinin ve davranış biçimin yansıması olarak düşündüğüm girizgâhtan sonra iki gün boyunca Mardin’de gerçekleştirilen ve yankıları çok olan asıl konuya, yani yapılan sempozyuma temas etmiştim yazının son bölümünde. 20 civarında bilim ve düşünce adamının katıldığı toplantıda, ülkemizde çok rastlandığı tarzda demagojik anlamda siyaset yapılmamış, yüzyıllar boyu Türklerin hâkimiyetleri süresince halklara karşı davranışlarının ilmi gözlemler içersinde nasıl bir seyir izlediği ortaya konulmaya çalışılmıştı.

Bütün bir tarih boyunca haksızlıklar yapılmamış mıydı? İnsanın olduğu yerde şöyle veya böyle haksızlıklardan söz etmemek ne kadar abesse de, bunun belli bir grup veya etnik yapı hedefi gütmediği, Türküyle veya başka ırkıyla aynı kadere yöneldiğinin tespitleri yapılmıştı. O halde? İşte buradan yola çıkıldığında Mardin güzel bir örnekti…

Mardin’de Türkler, Aramiler, Süryaniler, Araplar, Kürtler ve Ermeniler yüzyıllardır  birlikte yaşarken aralarında en ufak bir sıkıntı yaşamamışlardı. Şimdilerde belki Mardin’de bu kadar çok ırkî varlık kalmamıştı ama yine de çeşitli etnik yapı içersinde değişik inanç grupları birlikte yaşamaktaydılar. O halde 21’ci yüzyıla birlikte yaşama örneği sunmak bakımından Mardin güzel bir değerlendirme aracı olabilirdi.

Bu düşünce birliği içersinde Mardin’i dünle bütünleştiren, ama aslına dönerken şehre yeni bir veçhe de vermeye çalışan değerli vali Hasan Duruer’in belirlediği hareket noktası yönünde gerçekleştirilecek toplantı için ilk istişare edeceğim isimler Prof. Dr. Kenan Gürsoy, Prof. Dr. Bekir Karlığa ve değerli kardeşim Prof. Dr. Cevdet Küçük olacaktı. Kararsa, kısıtlı bir zaman dili ile sınırlı kalmayarak tarihi perspektifte Artuklu, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Mardin’de gerçekleşmiş olan Birlikte Yaşama Kültürünün, dünü ve bugünüyle, gözler önüne serilmesinin çok önemli olacağıydı.

İki gün olarak plânlanan sempozyum için beş oturum düşünüldü. Başlıkları şunlardı: *Birlikte Yaşama Kültürünün Dini ve Felsefi Temelleri.

*Mardin Örneğinde Birlikte Yaşama Kültürü.

*Birlikte Yaşama Kültürünün Toplumsal Arka Plânı.

*Mardin ve Çevresinde Bilim ve Kültür Hayatı.

*Globalleşen Dünya’da Birlikte Yaşama Tecrübesinin Önemi ve Sempozyumun Genel Olarak Değerlendirilmesi.

Bilim ve düşünce adamlarının tebliğleri, yorum ve açıklamalarıyla katıldığı toplantının açılış konuşmasını Devlet Bakanı sn Prof. Dr. Mehmet Aydın yaptı. Söylediklerinde, sonradan oturumlar boyunca söylenenlerde olacağı gibi, ders niteliğinde çok şey vardı. Konuşmaları ayrı ayrı dikkatle alarak değerlendirmek gerekmektedir. Bunun için de, sn valiyle mutabık kaldığımız üzere konuşmaların tamamı kitap haline getirilecektir. Ama şimdilik şu kadarını söylemekte fayda bulunmaktadır. Bu sempozyum da göstermiştir ki, meselelere at gözlükle ve Batılının penceresinden bakmaktan kurtulduğumuzda, doğruları bulmakta zorlanmayan gerçek aydınlarımızın bulunması Türkiye’nin geleceğinin teminatıdır.

Aksi takdirde, bazı aydınlarımızın(!) içinde çırpındıkları veya menfaatlerinin gerektirdiği yönde çaba gösterdikleri gibi Batılının yutturmak istediği Medeniyetler farklılaşmasına ve de Türk-İslâm dünyasının güçlü olduğu döneme “karanlık dönem” ibaresini yaftalamaya çalışan anlayışa takılı kalırız! Hatta, kendimize gelmemizi kolaylaştıracak olan ve bizi doğru anlayan yabancıların farkında bile olmayız!

Bu noktada bir örnek vermek isterim. 1798 yılında Kudüs Patriği olan Antimos, “Daskalikis” adlı metninde şunları söyler: “Tanrı Osmanlıların kalbine Ortodoks inancını özgür tutma ve Ortodoks Kilisesini koruma temayülü yerleştirmiştir.”

Bizim mahut aydınlarımız acaba buna ne derler? Kısaca siyaset sahnesinde her şeyin kendi doğruları etrafında olduğunu düşünenlerden silkinme şansı bulunduğunda görülecektir ki Türkler, her zaman diliminde kendisine ihanet etmeyen ve kendisini arkadan vurmaya kalmayan tebaasını kendinden hiçbir zaman ayırmamış ve şeklî olarak farklı muamele yapsa bile beşeri değerlerine, hak ve hukuk kavramlarına dikkat etmiştir.

Bahsi geçen sempozyum ayrıca ve sadece “Türklerdeki Birlikte Yaşama” şuurunu değil, aynı zamanda Türk-İslâm medeniyetinin varlığının bugünkü medenî seviyeye varışta nasıl bir öncü rol üstlendiğinin de delillerini gündeme getirmiştir. Gerçekleştirilen toplantının ve değerlendirmelerinin belli bir muhitte kalmamasını sağlamak açısından da toplantının Türkçe/İngilizce olarak kitaplaştırılmasına karar verilmiştir. Konuda Havva Lakutoğlu’nun editörlüğünde çalışmalar hızla sürmekte olup, sanırım kitabın baskısı Aralık ayı içerisinde tamamlanmış olacaktır.

Bir başka önemli nokta ise bu sempozyumun Mardin’de, İslâm dünyasının geleceğe nasıl ışık tutmuş olduğunun önemli delillerinden 13’üncü yüzyılda yaşayan ve mühendislik biliminde muhteşem çalışmalar yaparak kendisinden 4 asır sonra yaşamış olan Leonaro de Vinci’ye ve pek çok Batılı düşünüre kaynak olan El Cezire’nin yaptıklarından hareketle bir “Bilim ve Medeniyetler Müzesinin” kurulmasına karar verilmiş olmasıdır.

Özetle, ihtiraslarını aşabilen ve makam yahut siyaset peşinde koşmayarak, tıpkı Mardin valisi Hasan Duruer gibi, bulundukların yerin hakkını veren, ülkesini ve milletini sevenler için yapılacak o kadar çok şey var ki…