Takma Kafaya Sokma Akıl!

27

Bugün, önce geçtiğimiz hafta sevdiğim bir insanın hatırına gitmek mecburiyetinde kaldığım Batı musikisi konserinden bahsetmek istiyorum. Konserde keman, çello ve piyanodan oluşan, kendi ibareleri ile düetler veya kuartetler söz konusuydu. Beethoven, Schumann, Frank gibi önemli bestekârların keman ve piyano eserlerinin seslendirildiği konserin, benim için eziyet olan tarafı bu tip kuartet veya düetleri tek düze bulduğum ve zevk almadığımdı. Esas itibariyle ve de üstelik, samimiyetle söylemeliyim ki bizim musikimizin her türü dışında, Batı musikisinin başta Tschaikovsky, Beethoven, Wagner vb pek çok bestekârının orkestra paçalarını zaman zaman zevkle dinleyenlerden de biriyim. Ama dedim ya, tek veya birkaç âletle yapılan klâsik Batı musikisi parçaları içimi karartmakla kalmıyor, beni olabildiğince de sıkıyor!.. Tıpkı Batı sanatlarının tipik örnekleri hüviyetini taşıyan opera veya bale gibi..

Tabiatıyla okuyucularımın bir bölümünün “bunlardan bize ne!” diye düşündüklerini ve hatta söylendiklerini duyar gibiyim. Özür diliyorum.. Ama bunları ifadelendirmeden asıl söylemek istediklerime geçmeyi doğru bulmadığımdan böylesi bir girizgâh yapmak ihtiyacı duydum. Hadi ben, hatır kırmamak için böylesi bir “eziyete” katlanmış ve Sivaslıların dediği gibi “bir zulüm” görmüştüm ama! Evet ama ya bir önümdeki sırada hemen konserin başlamasından bir süre sonra uyumaya başlayan, -herhalde gözlerimi kapatarak dinledim-, diyecektir  ve daha da ilginci tam arkamdaki koltukta “horlayarak”, evet yanlış yazmadım, hemen konserin belli bölümlerinde horlayarak uyuyan bir dinleyicinin parça bittikten sonra, avuçlarının içiyle ve kulak zarlarımızı rahatsız edecek kuvvette sahnedekileri alkışa boğması, yazımın başlığını bana hatırlatıverdi: “Takma kafaya sokma akıl(!)” ve aydınlarımızın hâli!…

Evet, 17.nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batılı ülkelerin zenginlemek ve sömürgeci varlıklarını muhafaza etmek amacıyla kurguladıkları sosyo-kültürel yayılmacılığın temel ögesi, şüphesiz o ülkelerdeki okumuş-yazmışların kafa yapılarına hükümran olmaktır… Bunun için en önemli temel, geri kalmışlık psikolojisini yaygınlaştırarak Batılı Oryantalistlerin bakış ve düşünce yapısının o ülkelerin aydınlarının ve gençlerinin kafalarına yerleştirilmesi olmalıydı!.. Ki bu noktada, özellikle yöneticilerden başlayarak büyük çapta başarı sağlandığını söylemek mümkündür. Böylece medeniyeti sadece Batı olgusu içinde gören zihinlerin, kendi kültürlerini küçük görmekten başlayarak “ayran budalası” hayranlığı ile Batılılaşma ihtirasına yakınlaştırılmalarını sağlamak tabii bir seyir haline gelmiş olmaktaydı…

Bu yolla Batının sosyo-kültürel araçlarının ve değerlerinin(!) iyisi kötüsü veya ülkenin gerçeklerine uyanı uymayanı düşünülmeden, o ülkelerde baş tacı edilmesi ve yeni kuşakların bu örneklemelerle yetiştirilmesi, saplantılı bir medeniyet anlayışı içerisinde kolaylaşmaktadır.  Gelişmekte olan ülkelerin açmazlarının başlangıç noktası da buradadır. Ülkemiz aydınlarının 200 küsur yıldır içinden çıkamadıkları kısır döngü de budur. Ancak bizim neslin bir öncesinde, halkımızın, yaşayışını şeklî Batıcılıkla örgülemeye çalışanlara “alafranga, bobstil, camekân çocuğu, züppe” gibi sıfatlar takarak bu insanların kendi değerleriyle özdeşleşmediğini vurgulanır ve çokta hoş karşılanmadıkları bu sıfatlarla belirtilmiş olurdu. Ama ne yaparsınız ki, bu pek çok gelişmekte olan ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de “sosyete” kavramını da içine alacak tarzda tipleşecektir…

Bütün bunları aklımdan geçirirken, konuyu ele aldığımda söylediklerime geri dönerek altını çizmek istiyorum ki, musiki başta, sanat insanoğlunun ruh dünyası ile yakından ilgilidir. Çok iyi veya kötü, bana hitap ediyor veya etmiyor’un batılısı, doğulusu, Türk’ü, Alman’ı olmaz çünkü bu her şeyden önce bir iç dünya meselesi olduğu kadar içinde bulunduğu kültürel ortamla da yakından ilgilidir… Tabiatıyla yetişmiş olduğu yöre, kültürünün kökleri, onu algılama biçimi bunda önemli ve amir bir rol de oynar… Fakat bütün bunlardan soyutlanmış gibi kişinin aralarında görünmek, bir başka ifade ile “aralarında bulunarak yafta takmak” amacıyla bir sanat topluluğuna katılmak ve dinler görünürken “horlamak” ve sonrasında da “en yüksek desibele” ulaşacak tarzda alkış tutmanın yorumu herhalde “takma kafaya sokma akıl” mühendisliğinin sonuçtaki tipik bir görüntüsü olarak değerlendirmem yanlış olmaz!..

Yadırgadım mı? Hayır. Ama bu bana bir başka olayı hatırlattı. Yıllarca beraber çalışma ve ailece görüştüğümüz bir Alman dostumla sadece iş meselelerini değil, genel olarak tarihten başlayarak ülkelerimizin ve dünyanın kültürel meselelerini de konuşurduk.  Bu vesile ile zevk aldığımız noktalarla, beğenmediklerimiz de dile getirir, sebepleri üzerinde zaman zaman hoş bir sohbet yapardık. Bir gün kendisinin mükemmel musiki bilgisini ve zevkini bildiğimden, İstanbul’da Batı klâsik musikisiyle ilgili 15 günde bir konserler verildiğinden bahsederek, dilerse kendisine yardımcı olacağımı söyledim. Konserlerden birine gitme arzusunu dile getirince, bu imkânı sağlamak bana düştü. Sonrasında, konseri nasıl bulduğunu sorduğumda, aldığım cevap aşağı yukarı bugünkü yazımın başlığının bir başka tarzda ifadelendirilmesiydi. “Almanya’daki veya Batılı ülkelerde dinlediğim orkestralarla kıyaslamak istemem. Fena çalmıyorlar ama bir şey eksik!” Ruh mu, idi ikinci sorum…  Sanırım nezâketinden cevap vermekten kaçındı! Bunun üzerine ben, “takma kafaya sokma akıl bu kadar oluyor” demiştim ve gülüşmüştük.

Yine sohbetlerimizden bir gün, kendisine bizim musikimiz hakkında hiç bilgisi olup olmadığını soracak ve Prof. Dr. Nevzat Atlığ’ın yönettiği klâsik Türk musikisi konserine davet edecektim. Memnuniyetle benimle beraber olacağını söyledi. Bense bununla bir Batılı açısından, bazılarımıza bile ağır gelen, musikimizin nasıl değerlendirileceğini ve kulak tınısına nasıl yansıyacağını merak ediyordum. Konseri sonuna kadar dinlemişti. Sesini çıkarmamıştı ama belki de, benim bazen dinlemek mecburiyetinde kaldığım Bach’ın eserleri karşısında duyduğum sıkıntıya benzer bir hâlet-i ruhiye içerisinde konseri hitama erdirmişti!..  Sorumu her hâlükârda soracaktım. Aldığım cevap şöyleydi: “Doğrusu önce bana sıkıcı geldi, sonra bazı ezgilerin hiçte çok sıkıcı olmadığını hissetmeye başladım. Ama tabiatıyla bütün parçalar için bunu söylemem mümkün değil. Fakat bir şeyi söylemekten de kaçınmayacağım. Konseri seslendirenlerin musikiyi içlerine sindirerek çaldıkları ve söyledikleri muhakkaktı. Galiba herkesin kendi musikisini daha derinden hissetmesinin sırrı “kültürel algıları” olmalı!”

Şekle bağlı Batıcıların bu satırlarıma içerleyeceklerini biliyorum. Hiç önemli değil! Zira kendi kültürel değerlerini içine sindirmeden sanat görüntülerinde ruhî derinliğine varıyor görünmek ya başkalaşmaktır veya başkalaşarak Batılı medenileşme görüntüsüne bürünmektir. Böylece her şeye Batılıların, yani başkalarının penceresinden bakarak “kendinizden hoşlanmaya bilir, sonra da onlara yağdanlık haline gelebilirsiniz!” Kazancı mı? Sanırım ülkemizde soracak pek çok sayıda aydın bulabiliriz! Ama neyse ki “takma kafaya sokma akıllıların” varlığının çoğunluk haline gelmediği sürece ülkemizin geleceğinden endişe etmenin bir âlemi olmadığı gibi çok Şükür ki, neredeyse 200 yılı aşkın bir süredir de, bir türlü çoğunluk haline gelmemişlerdir…