Siyaset Dedikleri!

30

Galiba siyaset dedikleri dün söylediklerinin bugün tersinin dile getirilmesinin maharet olduğu bir zemin!.. 1981 Anayasasına, yanlış hatırımda kalmadıysa, en fazla karşı çıkanlar CHP kadrolarıydı. Ama vaktaki kendileri iktidar olamıyorlar, o halde başkalarının iktidarında yapılacak Anayasa tadiline müştereklik, uzlaşma gibi bütün faktörleri yok sayarak “ben yokum!” demek kolaycılığı siyasetin ve siyasetçinin kimliği haline gelmiş görünüyor. Neden, diye sormak bile bizim siyaset dünyamızda abesle iştigalden başka bir anlam taşır mı, tartışılır! Zira görülen o ki iktidarda veya muhalefette olmanın tek düsturu “benim şu an dediklerimin doğru olduğu” esasından yola çıkıldığıdır.

Bu davranışın en güzel örneğini demokratlık iddiası ile yola çıkıp, sonra nerede karar kılacağı belirsiz omurgasız siyasetin örneği olarak “dün dündür bugün bugündür” ifadesinde görmek mümkündür. Bu davranış özelliği CHP’de veya şu bu partiye has değildir. Genel olarak insan yapımızla ilgilidir ve siyasette şekillenerek örneklenmektedir.

Halkın liderlerine veya kendisini yönetmeye talip olanlara bakarak davranışını şekillendirmesini ise bu yapı içersinde yadırgamamak gerekir. Bütün bu gelişmelerin temelinde ne var diye sorguladığımızda karşımıza çıkacak olan yine dönüp dolaşıp, ne yazık eğitim sistemimize takılı kalmaktadır. Çünkü genel anlayış itibariyle sadece okuma yazma öğretme esasına bağlı saplantılı tavır, eğitilen, araştıran ve samimiyetle karşısındaki fikirlere de tahammül gösteren bir insan yapısı değil; bağnaz ideolojik saplantılara hazır kafalara müstait insanlar yetiştirmektedir. Böylece kendi düşüncesinde olmayanlara tepkili, suçlayıcı, hedef gösterici ve acımasız bir insan tipi gündeme gelmektedir. Bu davranış biçimi siyasetten ve de liderden başlayarak bütün kesimlere doğru şekillenerek hayatiyetini sürdürmektedir. Böylece toplumun bütün katmanlarında görülen “senin teklifinde ben yokum veya uzlaşmak ancak ve ancak benim dediklerimle mümkündür!” saplantısının ön plâna çıktığıdır.

Siyasette bu böyledir de medyada, cemaatlerde yahut herhangi kamu kurumlarında ve de sivil toplum örgütlerindeki insanlarımızda farklı mıdır? Ne yazık ki, hangi kesimde olursa olsun aydın yapımız bu örgünün dışında değildir. Hep kendinden olanlar ve de ötekiler vardır! Ötekilerse mecbur kalınmadığında uzlaşılması gerekmeyenlerdir. Fakat okumuş-yazmışlar olarak isimlendirdiğim bu bizim “aydın” kesiminin dışında, her zaman ve her dilimde “geçmiş yüzyılların genel birikimini bünyesinde bulunduran” halkımızda ise, Allah’tan, ifadelendirilmesi kolay olmayan bir “sağduyu” bulunmaktadır. İşte bu yapı, yönlendirerek fanatikleştirilmediği ortamlarda kendiliğinden doğru yolu bulmaktadır.

Kısaca halkın sağduyusu, yarı-aydınlar yapısını aşarak demokrasinin ve dolayısıyla Türkiye’nin ve Türk topluluklarının geleceğinin teminatı olmaktadır. Halkımız bu yapının mükemmel örneklerini ülkemizde her seçim döneminde ortaya koyarken, bu defa KKTC’de de son seçimlerde muhteşem bir örnekleme yapmıştır.

Şu gerçektir ki KKTC’de arkasına Türkiye’deki iktidarı da almış görünen C.T.P., rakibi olarak gördüğü U.B.P.’i  seçimlere çok kısa bir süre kalmışken Ergenekon davasının uzantısı içine alarak suçlamaya kalkmasına rağmen, Türk halkının sağduyusuna karşı başarısız olmuş ve  Sn. Soyer ile arkadaşları iyi bir ders almışlardır. Tabiatıyla bu dersin bir uzantısının Türkiye’ye yansıdığını da söylemek gerekir.

Açıkça çok uzun zamandır KKTC’deki dostlarla sadece telefon bağlantıları içinde olmam dışında yöreden fazlaca bilgi alamama rağmen, belki birçoklarına tuhaf gelebilir, ama Sn. Talat başta olmak üzere Sn. Soyer ile arkadaşlarına gönlüm hiçbir zaman ısınmamıştır. Sanki bana “yabancılaştırılmışlardan” birileri gibi gelmişlerdir..

Hele C.T.P.’in DP’den kopararak bir hülle partisi kurdurmasından ve iktidarını bu yolla sürdürmesinden sonra içim bu kişilere hiç ısınmamıştır. Kısaca üzerinde pek çok dedikodu bulunmasına rağmen KKTC’de U.B.P.’nin seçim kazanmasına hem bizim son yıllarda şekillenen gayri milli Kıbrıs politikamız açısından, hem de yeniden “iki toplumlu bir Kıbrıs” anlayışının ortaya konulacağı umuduyla memnun olduğumu söylemeliyim. Şimdi iş siyasetçilerin samimiyetinde…  Bekleyip göreceğiz..

Siyasetçilerin samimiyeti noktasında Türkiye’nin yeni Dışişleri Bakanı’nın gerçekten muhtevası ve ilmi kariyeri itibariyle makama uygun bir kişiliğe sahip olduğunu düşünüyorum. Hatta daha ileri giderek uzun zamandır özüyle-sözüyle bu makama böylesine lâyık bir şahsın gelmemiş olduğunu düşünüyorum. Zaten zaman zaman da dile getirdiğim gibi, dış politikada genel tavır itibariyle doğruların fazla olduğu zemindeki AKP politikalarında Sn. Davutoğlu’nun görüşlerinin ağırlık taşımakta olduğu bilinmekteydi. O halde dolaylı değil, doğrudan müdahil olacak bir kişinin Dışişleri Bakanlığı’na getirilmesi doğru bir karardır. Öyle de olmuştur. İnşallah bugüne kadar olduğu gibi Türkiye’nin bundan sonra da İslâm dünyasına, Orta-Doğu ve Asya-Afrika ülkelerine yönelen geniş açılımlı büyük devlet politikaları daha güçlü bir müessiriyet içinde devam eder. İlk işaretlerini de Sn. Bakan’ın KKTC’ye ziyaretle başlattığı ve sonrasında da hareketli çok yönlü koşuşturmalarıyla sürdürdüğü gelişmeler vermektedir. Üstelik seçilmesinde önemli katkılarının olduğunu sandığım İ.K.Ö. Genel Sekreterliğinde Sn. Ekmeleddin İhsanoğlu gibi değerli bir Türk’ün bulunması, Türkiye’nin İslâm dünyası ve hatta Üçüncü Dünya devletleri açılımı açısından önemli bir şanstır. Sn İhsanoğlu’nun birinci dönemden sonra ikinci defa daha geniş bir katılımla genel sekreterlikte kalmalarının anlamı sanırım çok önemlidir. Böylece teşkilâtı artık yakından tanıyan bir kişinin İ.K.Ö.’nün bugünkü yapısı itibariyle, ulaşılması gereken hedeflere, hitap edemeyeceğini belirleyerek yeni bir yapılanma arayışının zaruretine işaret etmesi ve bunun genelde başka İslâm ülkelerince de kabul edilebilinir bulunması şüphesiz önemli bir gelişmedir. Ve bu da İslâm dünyasına açılım açısından Sn. Davutoğlu’nun şansıdır, diye düşünüyorum.

Görülen o ki Türkiye son zaman diliminde Batı dünyasına veya başka bir ifade ile ABD’ne “kayıtsız-şartsız bağımlı olan bir dış politika” yürütmenin dışına doğru kaymaktadır. Doğru olan da budur…