Postmodern Dünyada Din-Bilim İlişkisi[*]

45

 

Bu konferansın iki önemli amacı vardır: Birincisi, yaşadığımız, ancak pek farkında olmadığımız bazı gerçekleri birlikte düşünmek; birlikte bazı gerçeklerin farkına varmak ve “özgürlük” derken her geçen gün daha az özgür olduğumuzu niçin göremediğimizi sorgulamak. İkincisi, insanın günden güne daha da yalnızlaştığı, belirsizliklerin ve belirlenmek istenilenlerin insanları bunalttığı, hayal ve hakikatin iyice birbirine karıştığı, her şeyin göreceli hale geldiği, “postmodern” denilen bir dünyada, dinin ve bilimin sağlıklı işbirliğinin, insanlığın geleceği açısından bir ümit ışığı olabileceğinin imkanını ve gerekliliğini birlikte anlamaya ve temellendirmeye çalışmak. Bunun için, önce “postmodern” durumu anlamaya çalışmakta fayda vardır.

Sanıyorum, moderniteden söz etmeksizin postmoderniteyi ve postmodern durumu anlamak ve anlatmak pek mümkün olmaz. Ancak, modernite kavramının, pek ele avuca gelmeyen, oldukça muğlak, biraz da “kaypak” bir kavram olduğunu hemen belirtelim. Sorun, kanaatimizce biraz da bu kavramın ileti, ileten ve iletilen açısından, gerçekten çok farklı anlamlarla yüklü olmasından kaynaklanmaktadır. Aslında modernite, Rönesans ve Reform sonrası yükselmeye başlayan, Sanayi Devrimi ile varlığını hissettiren, “sömürgecilik”in de etkisiyle küresel ölçekte etkin olan Batı uygarlığını taşıyan zihniyetin genel adıdır.

Modernite, Batı uygarlığının küresel ölçekte etkin olması ile ortaya çıkan, insanın algı biçimini, değerler sistemini, “insan ve evren” anlayışını değiştiren bir süreçler topluluğunu işaret etmektedir. “Modernlik söylemi en sağlam şekilde özgürlük ve özerklik düşüncesine dayanır. Tarihsel olarak gözlemlenebilir toplumsal pratikler bu imgesel anlamlandırmanın ışığında yorumlanmış ve yeniden yorumlanmıştır.” (P, Wagner) Temelde özgürlük, özerklik, akıl ve bilim gibi, insanın varoluşsal özlemlerini dillendiren süreçlerde varlığını hissettiren modernite, belki tepkiselliğin, hırsın ve açgözlülüğün etkisiyle doğaya ve insan gerçeğine aykırı bir sürece girmiştir. Daha açık bir ifadeyle, bu süreç insanı kendine yabancılaştırmaya, dünyayı yaşanılabilir bir mekan olmaktan çıkartmaya başlamıştır.

Modernite insanı, varlık bütünlüğünden kopartmış, tabiatı sömürülecek nesneye, insanı ekonomiye indirgemiş; Tanrı’yı hayatın dışına itmeye çalışarak, değerler sisteminin içini boşaltmıştır. Viçtor Frankl’ın ifadesiyle insanı “varoluşsal boşluk”a sürüklemiştir. İnsanoğlu, küresel ölçekte bir anlam krizinin içine yuvarlanmıştır.

İşin gerçeği, insanlık tarihinde hiçbir uygarlık, Batı Uygarlığı ölçeğinde, bu denli kuşatıcı, değiştirici ve dönüştürücü olmamıştır. Hiç kuşkusuz uygarlık “güç”ten bütünüyle bağımsız olamaz. Ancak Batı Uygarlığı, özellikle “öteki” söz konusu olduğunda “güç”ü değerden yalıtarak kullanmakta tereddüt göstermemiştir. Bu bakımdan modernitenin hem kim olduğunuza, yerinize, duruşunuza göre farklılaşabilen en azından çift, aslında çok anlamlı bir yapısı olduğu hemen belirtilmelidir. Bir yandan bakıldığında insanlığın bazı temel ortak paydalarına yaslanan, bir başka açıdan da, “insan” varlığının anlam düzeyinde içini boşaltarak insanı varoluşsal boşluğa iten bir modernite okumak yanlış sayılmasa gerektir. Bir yandan özgürlüğü merkeze alan, diğer yandan da özgürleştirme, uygarlaştırma adı altında insanları sömüren ve köleleştiren bir zihniyettir söz konusu olan. Sömürülen sadece “öteki” değildir, üstelik. Çevre kirliliği ile su yüzüne çıkan da, aslında modernitenin büyüttüğü çarpık tabiat algısının, tabiatı sömürülecek nesneye indirgeyen zihniyetin yapabileceği tahribatın sadece görülebilen kısmıdır.