Paylaşmasını Bilmek

45

17 Ağustos 1999 saat 06:00.


Ahmet’in başucundaki telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu. Uykulu uykulu telefona uzanan Ahmet’e teyzesi telefonda, “Oğlum yandık yandık,, dayınlar, teyzenler ve çocukları enkazın altında, İstanbul-Avcılar ve İzmit’te çok şiddetli deprem olmuş” dedi. Bir anda panikleyen Ahmet’in aklına İzmit’teki evlerinde tek başına kalan kız kardeşi geldi. Evin milletine çaktırmadan kız kardeşinden haber almalıydı. Ama o da ne?. İzmit’teki evin telefonu ve kız kardeşinin cep telefonu cevap vermiyordu. Ahmet, iyice korkmaya başlamıştı. Saat tam 07:35 i gösterirken evin telefonu çaldı. Telefona yönelen Ahmet, hızla ahizeyi kaldırdı. Karşısındaki ses, kız kardeşinin sesiydi. Kız kardeşi, “abi ben iyiyim ama buralar yerle bir oldu.” dedi. Kardeşinin sesini duyunca rahat bir nefes alan Ahmet, durumu ailesine bildirdi.


Ahmet, kardeşinden haber almış ancak İstanbul-Avcılar’daki akrabalarından haber alamamıştı. Gelişmeleri takip etmek için komşu köydeki anneannesinin evine gitti. Hüzün her tarafı kaplamıştı. Dayısının kızı ve oğlu, büyük teyzesi ve oğlunun enkaz altında olduğunu öğrendi. Akşam saatlerine doğru büyük teyzesi ve oğlunun, dayısının kızının enkazdan cesetlerinin çıkarıldığı haberini alan Ahmet’in üzerine iyice hüzün çöktü. Ancak sonradan kendimi toparlamalıyım ve ailemi sakinleştirmeliyim diye düşündü. Ailesine sabırlı ve itidalli olmalarını tavsiye etti.


Depremden birkaç gün geçmişti ki 19 yıllık aile dostları Yakup bey ve ailesi Ahmet’in aklına geldi. Yakup beyden haber almalıydı. Ancak Ahmet bir türlü Yakup beye ulaşamıyordu… Yılmadı, mücadelesinin üçüncü gününde Yakup beye ulaştı. Yakup Bey telefonda Ahmet’e, sağlıklarının iyi olduğunu, oğlu Murat’ın enkazdan çıktığını, evlerinin yıkıldığını ve şu anda Ankara’da olduklarını söyledi. Ahmet ise Yakup Beyi teselli edebilmek için hocam, canınızı sıkmayın gelen mala gelsin sağlığınız ve sıhhatiniz yerinde ya önemli olan o şükredin, dedi.


Ahmet, Yakup beye İslamiyetin ilk yıllarındaki Mekke’li Müslümanların Medine’ ye hicretini ve oradaki ensar- muhacir yardımlaşmasını anlattı ve bizim İzmit’teki evimize bir şey olmamış, bir süre ortak kullanırız. Evimizin bir odasını siz bir odasını biz, iki tabak yemeğin bir tabağını siz bir tabağını biz şeklinde paylaşırız. Daha sonra da kaba inşaatı bitmiş olan üst katı size hazırlarız diye teklifini yaptı ve Yakup beyi güçlükle ikna edebildi. Bir ay sonra üst kattaki daireden iki oda, mutfak, banyo, tuvalet hazır hale getirildi. Yakup bey buraya taşındı. İhtiyaç duyulan ev eşyaları ve mobilyalar hayırseverler tarafından temin edildi. Yakup bey bir yıl Ahmet ve ailesinin misafiri oldu.


Ahmet’in bu kadar yaşadıklarından sonra aklına, depremden birkaç gün önce mahallelerinde ev kiralamak isteyen bir kiracıyla, mahallenin zenginlerinden ve 4-5 apartmanı olan ev sahibi arasında geçen şu diyalog geldi. Ev sahibi evine 400.¬-YTL aylık kira istiyor, kiracı ise aylık gelirinin en fazla 350.- YTL’ yi karşılayabileceğini söylüyordu. Kiracının yalvarmasına rağmen ev sahibinin 400.- YTL’nin altına inmediğini ve işine gelirse diyerek de kiracıyı terslediğini duymuştu.


Depremden sonra ise o ev sahibinin, bütün apartmanları enkaz haline gelmiş ve o geceki üzerindeki kıyafeti dışında hiçbir şeyinin kalmadığını öğrenmişti. Bu hadise Yunus Emre’nin şu dizelerini Ahmet’e hatırlattı:


Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan, mülk te yalan
Var biraz da sen oyalan


Ahmet, hayatının en güzel ramazan ayını Yakup bey ve ailesiyle paylaştığı o yıl geçirdi.


Birikimlerimizi paylaşmasını bilmeliyiz. Paylaşırsak birçok sorun kökünden çözülür. Her birimiz birer Ahmet olmalıyız.


Ben, paylaşanların hayattan daha fazla zevk aldığını biliyorum…