Önce Kendin Bilmek

22

İsviçre’de halk oylamasıyla minare yapılmasını önleyen bir uygulamaya karar verilmesi çeşitli tepkilere yol açtı. Bizler açısından olumlu bulunan tepkilerin bir bölümünün Hıristiyan dünyasından gelişi birçoğumuzun üzerinde iyimserlik havası doğurmakla kalmadı, İsviçre’de alınan kararın Avrupa için sınırlı bir anlayışı yansıttığı düşüncesini de uyandırdı. Acaba gerçekten böylesi bir iyimserliğe kapılmamız doğru mu? Yani başta AB’de de, sonra da başkaca ülkelerde İslâmiyet ve Müslümanlarla ilgili genel bakış veya uygulanmakta olanlar bu merkezde mi? Doğrusu kendimizi kolayca aldatmağa mütemayil oluşumuz yanında, çoğu okumuş-yazmış kadrolarımızın konulara Batının yönlendirdiği pencereden bakışları kamuoyunun böylesi iyimserleştirilen ifadelere kapılmasını kolaylaşmaktadır. Oysa işin gerçek yüzünün iyimser olmamıza fazlaca imkân tanımadığını bilmek gelecekte şekillenecek gelişmeler noktasında hüsrana uğramamızı önleyebilir

Dilerseniz 50 yıl kadar gerilere giderek Avrupa’daki gelişmeleri hatırlamaya çalışalım… İkinci Dünya Savaşı bitmiş, geride yıkılmış ve kalkınmak için işgücüne ihtiyaç duyan harap bir Avrupa bırakmıştı. Kalkınmak için yapılacak hamlelerde öncelikle sıradan, güçlü kuvvetli işgücüne ihtiyaç duyulmaktaydı. Bunun içinse gerekli işgücü talebi aynı kültürün parçası olan Avrupa’nın da önemli bir kısmını kapsayan Demirperde Ülkelerinden yapılamadığından, ister istemez çoğunluğu Müslüman Kuzey Afrika Ülkeleriyle Türkiye’nin genç nüfusundan yararlanmak mecburiyetini doğurmuştu. Şimdilerde tekrar dile getirilen “bizi davullarla, gösterilerle bir bayram havasında karşıladılar, şimdi ise istemiyorlar” nakaratına yol açan adımlar böylece atılmıştı..

Avrupa’nın Akdeniz Ülkeleri, özellikle Fransa daha ziyade Kuzey Afrikalı ülkelerden çalışma gücü ithal ederlerken Orta Avrupa, ağırlıklı olarak Almanya ve Kuzey Avrupa Türkiye’yi tercih etmişti. Başlangıçta talep edilen işçilerin büyük kısmı çok nitelikli olmayan kol kuvvetine sahip kimselerdi. Sonraları, kalkınma hamlelerindeki gelişmelere muvazi olarak daha nitelikli işgücü talebi yapılacaktı. Bütün bu seyir içersinde unutulmaması gerekense, Avrupa’da çalışmağa davet edilenlerin daima ikinci, üçüncü sınıf bir halklar hüviyeti ile kabul edilmekten kendilerini kurtaramadıklarıydı.

Esas itibariyle daha başlangıçtan itibaren Avrupalıların öngördüğü, çalışmak üzere getirilen göçmen nüfusun ya asimile edilerek kendi içlerinde yoğrulması veya asimile edilememeleri durumunda belli bir süre sonra ülkelerine geri gönderilmesiydi. Ancak arz ve talep dengesi farklılaşmakla kalmayacak gelişmeler ve geleceğe dönük bu yöndeki hesaplar da tutmayacaktı. Bütün bu yaşananlara, bir de işçi gönderen ülkelerin yönetimlerinin göçmen hale gelmiş vatandaşlarının geleceğine dönük koruyucu tedbirleri alamayan basiretsizliği eklenecekti! Böylece Avrupa’ya çalışmaya giden birinci nesil, bir taraftan gördüğü baskı diğer taraftan karşılaştığı korumasızlık karşısında içine kapanarak kendi iç dünyasına daha çok sarılma ihtiyacını duyacak ve o coğrafyalarda mukim olarak Gettolarda yaşarken kendi kültür halkalarına sığınacaklardı.

Avrupalılarca göçmenler üzerinde plânlanan asimilasyon hedefi büyük oranda gerçekleşmeyince bu defa eğitimden başlayarak başkaca baskıcı uygulamalar gündeme getirilecektir. Ancak bütün bu zorlamalar “bumerang misali” kendilerine dönecektir. Zira kalkınma sürecinde önemli adımlar atarak Gelişmiş Ülkeler hüviyetini iktisap etmeğe başlayan bu ülkelerde kendilerini itilmiş görmeğe başlayan ikinci nesil göçmen çocukları, bir taraftan benliklerini sağlam bir zemine oturtmağa gayret ederken diğer taraftan sosyal yapıda kendilerine yer edinme mücadelesine gireceklerdir. Bu arayışlar yeni nesilleri, bütün zorluklara rağmen daha iyi bir eğitimle sınıf atlamağa ve de işveren statüsüne doğru yönlendirecektir. Hem de Greko-Latin-Hıristiyan kültür halkasına dâhil olmadan

İşte, bugün minare meselesinde, dün Fransa’da veya Almanya’da yahut Danimarka’da şu veya bu sebeple ortaya çıkan Avrupalı bağnazlığın sırrı buradadır. Çünkü Avrupalılar umdukları asimilasyonu sağlayamadıkları gibi Avrupa’ya, bir başka kültür mecrasından gelip entegre olan büyük bir zümre ile karşı karşıya kaldıklarını görmektedirler. Üstelik Avrupa’nın yaşlanan nüfusuna karşılık göçmen topluluklar genç bir nüfusa sahiptirler ve olmağa da devam etmektedirler. Yani Avrupalı için korku dağları beklemektedir!.. Açıkça görülen Avrupa’da yerleşik hâle gelen önemli bir Müslüman dünyasının şekillenmekte oluşudur. Üstelik bu göçmenlerin bir bölümü bununla da kalmayarak yaşadıkları ülkelerin ahalisi gibi seçme-seçilme hakkına sahiplenmeğe başlamışlardır! Avrupalılar açısından eğer bu topluluklar yaşayış şekilleri, dünya anlayışları ve ibadetleri ile kontrol edilmez serbest bırakılırlarsa, hele hele bir de vatandaşlık yahut AB vatandaşlığı statüsüne sahiplenirlerse bir başka Avrupalılık şekillenecektir!.. İşte korkunun temelinde yatan budur.

Avrupa basını takip ediniz. Zaman zaman açıkça, çoğu defa üstü kapalı bir şekilde bu tehlikeden söz edildiğini görürüsünüz. Bütün bu gelişmeler olurken bir de Türkiye gibi bir ülkenin AB kapısında olduğunu düşününüz! Yani içerden ve dışarıdan yapılan medenileşmenin ancak Hıristiyan kültürü çerçevesinde gerçekleşeceği baskılarına rağmen hâlâ Müslüman kalmağa devam eden bir Türkiye’nin Avrupa’da yerleşik Müslümanların savunucusu hüviyeti ile AB bünyesinde olduğunu var sayınız! İşte o zaman vay geldi Greko-Lâtin-Hıristiyan kültürünün başına!.

Sarkozy-Merkel ikilisinin tezgâhlarıyla bugün gündemde tuttukları ve yönlendirdikleri, daha öncelerinde de olduğu gibi yarın Yunanistan’ı veya bir başka piyonu kullanarak sahneleyecekleri yeni oyunlarda hep bu temel fobi, İslâm korkusu başrolde olacaktır. Bir başka ifadeyle, Avrupalı Müslümanlaşan bir Avrupa korkusunu yaşamaktadır. Adına ister İslâmafobi deyiniz, ister başka bir şey ama gerek AB bünyesinde ortaya çıkan davranışlarda hatta AİHM’de alınan çoğu kararda gün yüzüne çıkanlar hep bu korkunun işaretlerini taşımaktadır.

Kanaatimse hemen hiç değişmemektedir. Biz kendimizi ve dolaysıyla geçmişimizi iyi bilmek durumundayız. Başka ülkeler söyledikleri için veya AB talimatları doğrultusunda değil de, kendi insanımız ve halkımız için doğru olanları, demokrasinin gereklerini yerine getirmenin yöntemlerini bulmalıyız. AB mi? Sayın Dış İşleri Bakanımızın 2023 hayallerine rağmen,  yukarıda bahsettiğim kafa yapısının Türkiye’yi AB’ne alması mümkün değildir. Umarım yanılıyorumdur. Ama sanmıyorum!.. Çünkü Avrupalı her şeyden önce Avrupa içinde hızla artan bir başka kültür halkasının, dünya görüşünün genişlemekte olduğu korkusunu üzerinden atamamaktadır. Böyle bir gelişmeye, bütün aksi söylemlerine rağmen, tahammül etmeleri de mümkün değildir.

Çünküleri sıralamaksa sanırım abesle iştigaldir… Fakat biz, Müslümanlar Türkler, her şeyden önce Batının tahrikçi oyunlarına gelmeyerek Talibanlaşmaktan uzak durmalı ve Müslümanlığın bir sevgi dini olduğunun örneklemesini doğru yapmalıyız. Bir başka ifadeyle önce kendimizi bilmeliyiz.. Aksi takdirde karşımızda olanların bahaneleri giderek çoğalacak ve hiç bitmeyecektir…