Merkel’in Ziyareti Sonrasında Düşündüklerim

55

İkinci Dünya Savaşı bitmiş Avrupa kendi içinde bulunduğu ve yüzyılların birikintisinin bir başka mecrada patladığı bir yıkıntı içinden çıkmıştı. Yıkıntıda dünün kapışmaları yanında hâkimiyet içgüdüsünün hesaplaşmaları da vardı! Fakat savaş nihayet bitmişti ama bu defa Avrupa’daki kalıntılarından sömürgecilğin tadını alarak uzmanlaşmaya başlamış kapitalizmin uç noktası ABD ile diğer tarafta ezilmişlerin koruyucusu(!) kisvesini giymiş Marksist SSCB iki kutuplu dünyanın önderliğine soyunmuşlardı. Yaşlı kıta Avrupa ise biçare bir yıkılmışlık içinde kendi geçmişini aramakta, belki de 18’inci YY dan itibaren sürdürdüğü sömürgeci geçmişinin hesabını ödemekteydi!

Yıkılmışlık, on binlerce insanın katlini ortadan kaldırmamıştır. Ve bu adeta bir etme bulma hesabının sonucudur! İşte böylesi sıkıntılar düşmanlıkların sadece kendi iç bünyelerini kemirdiğini değil başkalarının lehine gelişmelere de sebep olduğunu gün yüzüne çıkaracaktır. Avrupalının yaşadığı şok, düşünen ve gören kafaları yeni bir arayışa itecektir. 1951 tarihinde, hiç değilse düşüncesinden yola çıkılarak, düşman kardeşler aralarında Avrupa Kömür ve Çelik Birliği Anlaşmasıyla bir arayışa gireceklerdir.

Belki ve hâlâ birbirlerine tahammülleri az olan ayrıca liderlik rekâbetlerini açıkça sürdüren bir zamanların mütehakkim büyük(!) Avrupa devletleri bu yolla hem ABD’nin savunma ve ekonomik desteğini daha iyi kullanma imkânına sahip olacaklar, hem de birilerine yükledikleri askerî masraflarla daha kısa yoldan kalkınma şansını elde edeceklerdi… Nitekim bu ilk atılan harç Almanya, Fransa ve İngiltere arsında gizli-açık bir iç çekişmenin varlığına rağmen 1957 yılında Roma Anlaşmasıyla AET dönüşerek AB’ne giden güzergâhın temellerini atacaktır. Türk diplomasisi, çoğu defa olduğunun aksine, o yıllarda çok uyanıktır. Bir bildiğimiz vardır ve Avrupa devletlerinin Yunanistan’a hayır diyemeyeceklerinden yola çıkılarak kurulan Birliğe komşusu ile birlikte aday üye olunacaktır.

Avrupa ise henüz bugün yeniden elde ettiği büyüklük kompleksinin çok ötelerindedir. Ve Yunanistan’a başka açılardan “evet” demelerine rağmen Türkiye’nin sahip olduğu Pazar yapısı ve de Avrupa’nın muhtaç olduğu iş gücü dolayısıyla “hayır” denmekten kaçınacaklardır. Böylece Türkiye, Yunanistan’la birlikte AB’nin ilk temellerinin atıldığı yıllarda aday üye hüviyetiyle diğer bütün ülkelerde aranan şartlar dahilinde aday üye sıfatına sahiplenecektir. Buradaki şekillenmeyi günümüze uzanan sonraki yıllarla kıyaslamak bakımından iyi bilmek gerekir. O yıllarda Avrupalı büyük(!) devletler Türkiye’nin belli güçlerine muhtaçtırlar ve de bu yüzden neredeyse kucaklayarak Türkiye’yi adaylığa kabul edeceklerdir. Bir başka ifade ile çıkarları dolayısıyla…

Sonrasında biz 1970’li yıllarda kendi ayağımıza baltayı vurarak aday üyeliğimizi askıya alacak, Cuntalı idareler içinde bile bunu düşünmemiş ve AET tarafından da böylesi bir talep gelmemiş Yunanistan’ın tek başına üyeliğe gidecek yolunu açma basiretsizliğini göstereceğizdir. Ki bu, kalkınmalarını tamamlamakta olan Avrupalılar için de bulunmaz ve olması istenilen bir nimetten başka bir şey değildir. Zira Avrupalının eski Yunana bağladıkları bir Yunanistan tutkunluğu vardır ve de Müslüman Türkiye’nin bu bağlamda yeri tartışmaya açıktır! Daha sonraki süreci anlatmağa herhalde fazlaca gerek yoktur.

T.Özal’ın üye adaylığı hamlesi ve sonraki hükümetlerin almaktan çok vermeye mütemayil davranışlarıyla, Türkiye aday ülkelerin sahiplendikleri yardım kotalarına, kendine de vaad edilmesine rağmen, hemen hemen hiçbirine sahiplenilmeden âdeta bir sarhoş bağlılığı ile Gümrük Birliği denilen ve hiçbir aday ülke için öngörülmemiş bir garabetle karşı karşıya bırakılacaktır. Türk diplomasisinin o günleri için yüz karası olan Gümrük Birliğin, bugün için artık geriye doğru işletilmesi mümkün olmadığından, ortadan kaldırılması yeni bir felâkete yol açacağı düşünülebilir. İşte bu yüzden bugün için artık bu birlikten çıkmanın düşünülemez olduğunun altını çizerek konumuza devam edelim…

Bugünün AB’si gündeme geldiğinde en çok sözü edilenlerin başında bilinir “uyum paketleri” vardır. Son zamanlardaki moda ise “açılımlar” adı altında gündeme getirilenlerdir. Bu iki ismi belirlenen konuda nedense hep veren ve almayan Türkiye’dir! Uyum işinde biraz tabilik görülebilir ama harekete bir de açılımlar kisvesi giydirilmesi doğrusu insanın içini acıtmaktadır. Ayrıca şunu yapacaksınız bunu yapacaksınız denilirken dış politikamıza başkalarınca biçilen kostümlerin giydirilmeğe çalışılması ise, bizce anlaşılmaz olmakla beraber ayrıca uyduluk politikası olarak da değerlendirilebilir! Siyasi müdahalelerde Kıbrıs baş unsurdur şüphesiz ama dış politikamızı “ermeni meselesi” veya yeni dünyalara yapılan açılımların Batıdan kopmak gibi değerlendirilmesi ise işin boyutlarını ortaya koyar ve bunun gibi benzerleri ülkemiz için başkaca dayatmalardır!

Bu arada Avrupalılar yıllarca kucak açtıkları, bırakınız kucak açmayı destekledikleri ve kaynak aktarımına yardımcı oldukları Türkiye düşmanı örgütlere zaman zaman baskınlar yaparak ve aralarından birilerini gözaltına alarak Türkiye’mize karşı aldatmaca bir hoşgörü oyunu sergilemekte sakınca görmeyeceklerdir. Bunlar Batının asırlardır sergilemekten kaçınmadığı eski alışkanlıklarından başka bir şey değildir gerçekte!.. Türkiye ise Yunanistan’ın daha önce ayrılmış olduğu NATO’ya girişine yeşil ışık yakmakla kalmayacak, hamakat olarak isimlendirdiğim ama sizlerin ayrıca adını koymanızı dilediğim Kıbrıs Rum Kesiminin AB’ne doğru yol alışında kış uykusunda olacaktır.

Bütün bu gelişmeler olurken AET önce AT sonra da AB’ne doğru yol almağa devam edecektir. 2009 yılının sonlarına doğru ise daha Greko-Lâtin-Hıristiyan Avrupa siyaset birliği için önemli bir adım olan ama içinde sağ-sol, batı-kuzey, büyük ülke-küçük ülke ve bir hocamızın deyişiyle bilmem ne yarışını da önlemiş görünmüşmüş olmak gibi düşüncelerden hareketle mümkün olduğunca silik iki isimden birini, Belçikalı Van Rompay’i, AB Başbakanlığına, bayan C. Ashron’u da Birlik Dış İşleri bakanlığına getireceklerdir. Doğrusu bu bir aşamadır ama sahi bunların görevleri nerede başlar, nerede biter veya meselâ bayan Merkel, yahut Sarkozy’nin karşısında durumları nedir, diye de sorulacak gibi görünmektedir. Neden mi?

Birincisi bilinir 2009 yılında had safhaya varmış ekonomik krizin Avrupanın çeşitli ülkelerine yansıması sırasında bu ikiliden hemen hiç ses seda çıkmamış veya çıksa bile Merkel ile Sarkozy’nin gölgesi bile onlara yetmiş görünmektedir. O halde sahi bu nasıl Birlik Başbakanlığı diye sormak hakkımız değil midir? Krizin boyutlarının İspanya’dan Portekiz’e, İrlanda’ya uzanan varlığında Yunanistan’ın neredeyse iflas masasına başvurduğu noktada karşımıza çıkanlar AB Başbakanı ile Dış İşleri Bakanı değil, Almanya ile Fransa’nın Başkanlarıdır. Yani!.. Sağlanacak destek, verilecek kredinin faizlerinin yükseltilmesi veya başkaca hususlardaki taleplerin uygulanmasının da odağında Almanya ve Fransa bulunmaktadır. Yani!

Kısaca görülen Avrupa’nın büyük ülkeleri liderlik savaşını açık veya gizli bir şekilde sürdürürken AB adı altında gelinen ve elde edilenler şüphesiz çok şeydir ama hâlâ evet hâlâ hedefledikleri Dünyanın Büyük Güçlerinden biri haline gelmiş oldukları da şüphelidir! Türkiye ise bir mânâda uyum paketleriyle oyalanmaktadır. Yani kendi halkımız için değil de uyum için!.. Bu arada bayan Merkel Türkiye ziyareti öncesinde açık ve samimi ifadeler içinde “Türkiye’ye tam üyelik değil imtiyazlı üyelik düşündüğünü dile getirecek, sonra Türkiye’de konuşmalarını tevil edecektir!” Bizim bazı kesimlerimizse bu Batılı ahlâkın dönüş yapmış olmasının idrakinde olmadan sevinç çığlıkları atatacaktır.

Tıpkı Türkiye’de kurulmasına karar verilen Alman Üniversitesine Beykoz’da tahsis edilen 120 bin dönümlük arazi kadar arazi talep ederek Almanya’da Türk Üniversitesi kurmak talebinde bulunmak gerekirken Türk liselerine takılı kalmakta olduğu gibi… Doğrusu özellikle lise konusu bana çok da normal görünmüyor. Zira Almanya’yı tanıyanlar bilir, Türk çocukları zorlanarak da olsa okuma şansına sahiptirler. Mühim olan Türkçe derslerinin, zamanın bilinmeyen ve geç saatlere ötelenerek zorlaştırılma noktasından kurtarılarak normal ders saatleri sırasında seçimli ders haline getirilmesidir. Ve de tabiatıyla Türkiye’den gönderilecek Türkçe hocalarıyla gerçekleşmesi… Yoksa açacağınız belli öğrenci sayılı bir Türk Lisesi ancak 3,5 milyona yakın Türk’ün yaşadığı bir ülkede sadece yaptım oldu anlamını taşır. Türkiye ancak mütekabiliyetin gerçek anlamını uygulayabildiği zaman Batılı ile hesaplaşma noktasında olacaktır. Ama bu, bunun idrakinde olan siyasetçilerle mümkündür!…

Son söz olarak geçtiğimiz günlerde AB ve de bayan Merkel’in Türkiye ziyareti üzerinde bir dostlar meclisinde görüşüyorduk, Türkiye’de STK’lar içinde çok önemli mevkilerde bulunan bir dostum benim AB konusundaki fikirlerim karşısında “yok Metin AB bizi bünyesine alacaktır ama bu Birlik ortadan kalktığı zaman olacaktır!” deyiverdi. Fikrimle örtüştüğü için bu görüşe çok güldük. Ya sizler….