Mehmet Turgut Sadece Bir Siyasetçi Değildi

28

Biz nasıl bir topluluk olduk? Yahut soruyu başka türlü mü sormalıyım!.. Bizi nasıl bir topluluk hâline getirdiler veya getirmeye çalışıyorlar? Gerçekten geçen hafta yaşadığım acı bir olay bana bu soruları tekrar sorgulamamız gerektiğini düşündürdü… Anlı şanlı (!) medyamızın görsel ve yazılı varlıklarında Michael Jackson’la ilgili havadislerin hemen her haber diliminde veya baş sayfada şu veya bu muhtevası ile verilmesini kimileri tabii bulabilir tahmin ediyorum. Ama bir diğer taraftan “kültür emperyalizminin” varmış olduğu boyutları göstermesi bakımından da ibret verici bulmak mümkündür. Belki benim bakış açımı, bazılarımız günümüzün değerlerini anlamamak olarak da değerlendireceklerdir amma şurası da bir gerçektir Değer Hükümlerinin lime lime ayrıştığı maddeleşen bir ortamda doğruların yanlışlar içinde kaybolması kaçınılmaz olmaktadır. Böylece ülkenin gerçek değerleriyle magazinleştirilen yapı kaotik bir kargaşa içinde ikincinin lehine şekillenmektedir. Hadi bütün bu gelişmeleri “küresel kültürsüzleşmenin (!)” tabii bir sonucu olarak kabul edelim ama olay bir iç çürümenin yansıması halinde bu dereceye düşebilir miydi? Tekrar düşündüm..  Sadece bir büyük devlet adamı vasfında kalmayarak, sosyo-kültürel hayatımızın pek çok yönüne damgasını vurmuş bir ismin vefatı haberini verme seviyesini bile yakalayamayan ülkemiz iletişim araçlarının, ilmî ve sosyo-kültürel gelişmelerin ülkeler arasındaki yarışmasında acaba insanımıza ne verebildiğini veya verebileceğini dikkatle irdelememiz gerekmez mi? Şimdilerde programlar yapan bir hanımın annelerinin vefatını ve cenaze törenini naklen, evet naklen, yayınlayan TV kanallarımızın, ömrünün büyük bölümünü ülkesine siyaseten veya bilgi dağarcığındakileri eserlerine yansıtarak hizmet eden bir Türk münevverine takındığı duyarsızlığı görünce insan çöken yapının neresinden şikâyet edeceğine şaşırıp kalıyor… Konu sadece iletişim araçlarımızdaki kültürsüzleşmeyle sınırlı kalıyor olsa, belki bunun tedavisi için düşünürlerimizden, aydınlarımızdan istimdat istenebilir! Fakat mesele bununla da sınırlı değil. Asıl acı olan insanımızın, yüzyıllardır toplumumuzun temel değerlerinden olan birine “vefa'” duygusuna  giderek yabancılaşmakta oluşudur..

Bütün bunları bir büyük Türk münevveri olan Mehmet Turgut’un vefatının ardından bir kere daha, ıstırap içinde, düşündüm. Çünkü Mehmet Turgut, kimilerince hiç tanınmamış olabilir! Kimilerince ise tanınmamasında, bilinmemesinde fayda olan biri kişi olarak da düşünülebilir. Ama hiç değilse belli bir kesimin diğergâmlıkla, vefa duygusuyla ona sahip çıkarak medyanın her yönünde harekete geçirmesi ve bu büyük insanı anlatmaları, onun örnek kişiliğinden alınacak dersler olduğunu vurgulamaları gerekmez miydi? İşte beni asıl yaralayan bu olmuştur. Muhafazakâr olduğunu söyleyen veya milliyetçiliği kimselere bırakmayan yahut millî değerlerin savunucusu olduğunu belirten kesim bile, tam bir kör ve sağırı oynarken acaba diyordum kendi kendime “bunun sırrı bir talimata mı bağlıdır yahut da milletin kök değerlerine bağlı sandığımız kesimler de artık tam anlamıyla madde dünyasının esiri mi olmuşlardır?” Tam bunları düşünüyordum ki sevdiğim genç gazeteci kardeşlerimden biri beni arayarak bir büyük gazetenin genel yayın yönetmenine Mehmet Turgut beyin vefatını ve medyanın duyarsızlığı aktardığında aldığı cevabı dile getirecekti. Bu doğrusu ibret alınacak bir tespitti. “Konuyla ilgileneceğim ama bu kadar namuslu, dürüst ve değerli bir siyasetçi-düşünürün medyamızda yer almaması beni şaşırtmaz. Zira medyamız için tam tersi değerler reyting getirici kabul edilenlerdir!” Ben doğrusu bu cevaba şaşmadım. Çünkü 1950’li yıllardan beri takip ettiğim, istisnalar dışında hep buydu!

Gerçekten tanıdığım Mehmet Turgut ise gerçekten, “Türk siyaset hayatında onun kadar “mir malına” hassasiyetle el sürmekten uzak duran insanımızın sayısı azdır ve giderek de azalmaktadır” dediğimde, onu tanıyan pek çok kimsenin bunu teyit edeceğinden şüphem yoktur. Üstelik o, 1961 de başladığı siyaset hayatında 1965-1969 yılları arasında dünyalığın en çok istismar edilebileceği Enerji ve Tabii Kaynaklar ile Sanayi Bakanlığı yapmıştır. Ve aradan zaman geçtikten sonra Ulusu Hükümetinde yeniden Sanayi ve Teknoloji Bakanı olarak devlet ve millet hizmetinde bulunmuştur. Hem de her dönemde fazilet timsali olarak hem iktidar, hem de muhalefet mensuplarının saygısını kazanan bir fert olma hüviyetinden bir nebze bile uzaklaşmamayı başararak… Böylesine bir kişiyi, hadi bazı kişi ve kesimlerin özel itinası ile siyaseten tanıyamazlığa gelmek mümkündür diyelim; peki ya onun bence en az devlet adamlığı kadar hatta ondan da ileri düşen, yazan bir Türk münevveri olmasını nasıl görmezden gelebilirsiniz? Özellikle de 300-500 kelimeyle düşüncelerini dönüp dolaşıp başka kalıplara sokarak anlatanların her gün arz-ı endam ettiği bir habercilik anlayışında düşüncelerini, değerlendirmelerini ve araştırmalarını binlerce sayfaya dökmüş bir münevverimizi nasıl olur da bilmezden, görmezden gelebilirsiniz? Bütün bu soruları boşuna dile getirdiğimi biliyorum. Çünkü Mehmet Turgut muhafazakâr, milliyetçi, vatanperver, dürüst ve çalışkan üstelik nadirleşmeye başlayan bir Türk evlâdıydı…

Devletine yıllarca hizmet etmiş emekli olmuş ama köşesine çekilmemişti. Okuyor, okuduklarını hazmediyor, araştırıyor ve tecrübesiyle birleştirerek kamuoyunun dikkatlerine sunacak bir çabayla kitaplaştırıyordu. Daha siyasetin dışındayken sahiplendiği yazma tutkusunun ilk meyvesi, 1954 yılında daha çok mesleğinin bir yansımasıdır: “Su Türbinleri ve Santral Binaları”. Daha sonra  içinde bulunduğu siyasî hayatın da bir sebep-sonuç ilişkisi olarak 1964 yılında “Kalkınma ve Beş Yıllık Plân” konusunu kaleme alacaktır. Bu arada özellikle siyaset dünyasının onulmaz vefasızlıkları hususunda ilk tespitlerini yapacak ve 1966 yılında “Dostluğa Dair” başlığı altında dostluk konusundaki değerlendirmelerini dile getirecektir. Daha Rusya SSCB iken Orta Asya Türk dünyasına yaptığı bir geziyi 1969 yılında “Taşkent’e Doğru” başlığı ile nefis seyahatname yazacaktır. Sonrasında ise, hep yüreğindeki bir titreme unsuru olan Türkiye’si ile düşüncelerini, değerlendirmelerini “Türkiye’nin Geleceği (1971)”; “Çıkış Yolu (1980)” adlı çalışmalarıyla sadece gündemi takip etmekle kalmadığını, Türkiye’si için yol güzergâhı da vermeye çalıştığını ortaya koyan kitaplar yazacaktır. Ve artık siyaset defterini geride bırakan Mehmet Turgut, bir konuşmam da ifadelendirdiğim gibi; “o, zaten siyasetçi olmasının dışında başkaca kimliklerle de doludur. Mükemmel bir mütefekkir ve aynı zamanda iyi bir araştırıcı yazardır. Yazı hayatını gıpta edilecek bir Türkçe ve üslûp güzelliğiyle fikri çalışmalarına ve araştırmalarına yansıtmıştır. Bu Mehmet Turgut Türk aydının ve okuyucusunun herhalde büyük bir talihidir.”

Ben böyle düşünüyordum. Mehmet Turgut gözlemelerini yapıyor, düşünüyor, okuyor, tartışıyor, araştırıyor ve birikimlerini de değerlendirerek düşüncelerini kaleme alıyordu. İşte 1985 tarihinden günümüze yayınladığı eserlerin isimleri: “Japon Mucizesi ve Türkiye; Siyasetten Portreler; Siyasetten Sahneler; TÜSİAD Raporu ve Türkiye; Döne Döne Düşünmek; Siyasetten Kesitler; Türkiye Gerçeği ve BASK Modeli; GAP’ın Sahipleri; Doğu Sorunu Üzerine; Boğaziçi Sohbetleri sonrasında konuyu geliştirerek kaleme aldığı ‘Osmanlı’da Devlet, Ekonomi ve Batılılaşmadaki Yanlışlar’; Başkanlık Sistemi, Ordu ve Demokrasi; 18 Nisan 1999 ve 3 Kasım 2002 Seçimlerinin Değerlendirilmesi; Hatıra Nev’inden Notlar; Dünü ve Bugünü İle Geleceği Türkiye’si (2 cilt). Hemen büyük çoğunluğu Boğaziçi Yayınevince yayınlanmış binlerce sayfayı bulan emek dolu bu çalışmaların, kendilerine aydın sıfatı takanlarca sanırım Mehmet ağabeyin dediği gibi, döne döne okumalarından vazgeçtik, kendilerini döne döne vicdan muhasebesine tutmaları gerekir!..

Son görüşmemiz, sanırım Nisan ayının başlarıydı. Emirleri üzerine Boğaziçi Yayınevinde bir araya gelmiştik. Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu tartışmaya açmışlar ve bizlerin konu üzerine neler yapabileceğini konuşmuştuk. Düşünceleri tıpkı yıllar önce gerçekleştirilen büyük çaplı toplantılarla geleceğe ışık tutacak, hatta geleceğin nesillerine önderlik yapacak ufuk çalışmaların yapılması yönündeydi. Böyle bir çalışmada kendisine ne düşerse yapmağa hazır olduklarını beyan ediyorlar ve bir sonraki hafta gerçekleştirmeğe karar verdiğimiz toplantıda kendilerine ihtiyacımız olup olmadığını soruyorlardı. O gün toplantıda hazır olanlardan Ergun Göze, Ömer Aksu, Ahmet Çelik ve ben, kendilerini fazla yormak istemediğimiz, Aksakalımız olarak kendilerine başvuru zamanımız geldiğinde kapılarını aşındıracağımızı, ama şimdilik ön çalışmaların yapılırken kendilerini rahatsız etmemizin gereği olmadığını dile getirmiştik. Keşke aksine söyleseymişiz! Hiç değilse bir kere daha görüşme şansı yakalamış olurduk.. Sonra bir vesile ile bana dönmüş, beni kardeşi mesabesinde sevdiğini, vermiş olduğum özel bilgilerden memnun olduğunu ve İnşallah Sonbaharda bütün kötülüklerin geride kalmış ve iyi günlere yelken açmış durumda buluşmamızı ümit ettiğini, dertlerimin kendisinin de derdi olduğunu bilmemi, söyleyecekti.

Fakat bir beklenmeyen gerçekleşecek, değerli ağabeyim dinlenmek üzere gittiği Yalova’dan hastalanarak dönecekti. Çeşitli hastanelerde konulamayan veya geciken teşhis son yattıkları Memorial’da vefatından birkaç gün önce belirlense de “gel” emri veçhiyle 2 Temmuz 2009 günü Hakk’ın rahmetine doğru yürüyecekti. Bütün hayatı boyunca Mehmet ağabeyin yar-ı ağyarı olmanın dışında aynı zamanda onun edip-yazar gözlemciliği görevini de deruhte eden Türkân hanımefendiyle hastanede dertleşirken öğrenecektim ki, Mehmet Turgut’un son görüşmemizde bahsettikleri kitap çalışmalarının müsveddeleri hastaneye gelmişti, amma “rahatsızlığın seyri bir türlü bununla meşgul olmaya fırsat vermemişti!”

Ankara’da Gölbaşında ebedî istirahatgâhına tevdi ettiğimiz rahmetli Mehmet Turgut ağabeyimin vefatıyla, bir kere daha ne yazık ortaya çıkansa “vefasız insanlar topluluğu” hâline dönüşmekte olan insan yapımızın acısını, onu toprağa verirken hiç değilse kendisini gerçek sevenlerle beraber olmakla, gönlümce, kısmen telafi ediyordum. Fakat yine de, T.P.V. gibi bir istisna dışında, Mehmet Turgut beyin aralarında Mütevelli veya Üye olarak bulunmasının onlara değer kazandırmış olduğunun farkında bulunmayan ve buna rağmen hiçbir tepki göstermeyen bazı S.T.K. yönetimlerinin herhalde kendilerini örf ve âdetlerimizin temel unsurlarından biri olan “vefa” açısından bir kere daha gözden geçirmelerini temenni etmenin doğru olacağını, boşuna da olsa, düşünüyordum. Bu kurumlar neyse ama bir de Mehmet Turgut beyin 3 yıl boyunca Yönetim Kurulu Bşk:lığı yaptığı İş Bankasının ve siyasetçilerin vurdum duymazlığı vardı ki, işte bu bir şeyi daha açıklıyordu.. Gündemde popülizm veya gösteri yoksa vefaya ne gerek vardı ki!…

Her şeye rağmen sevgili ve aziz Mehmet Turgut büyüğümüz, seni Hakk’ına teslim ederken hiç değilse gerçek dostlarının, senin hep onlara olduğun gibi, bütün gönülleriyle, sonra olabilen varlıkları ve de her zaman dualarıyla hep senin yanındaydılar ve olmağa da devam edeceklerdir.