K.K.T.C.’de Cumhurbaşkanlığı Seçimleri

40

Sadece coğrafî değil Türkiye’nin stratejik bir parçası konumunda olan Kıbrıs’ın İngilizlere geçici olarak devredildiği süreçten itibaren adadaki Türk halkına yaşatılanların, insancıl(!) Batının siyaset ahlâkını sergilenmesi açısından, dünya kamuoyuna sunulması gereken en  önemli  örneklemelerden biri olduğunda şüphe yoktur. Batının siyasi anlayışındaki bir başka çizgi, uluslar arası anlaşmalara ne denli bağlı(!) olduklarını ortaya koyan davranıştır. 1959 yılında Kıbrıs’ın statüsüyle ilgili olmak üzere Türkiye, İngiltere, Yunanistan arasında yapılmış Londra ve Zürich anlaşmalarının sulandırılma gayreti bu siyaset anlayışının ibret alınacak bir yansımasıdır.

Kıbrıs’a 1974 yılındaki Türk müdahalesi, Rumların Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlanmak üzere yaptıkları son hamle olan Darbe sonrasında uluslararası anlaşmaların verdiği hak doğrultusunda gerçekleşmişti. O gün bugünse, İngiltere ve Yunanistan’ı aynı kefede düşünerek uluslar arası toplulukların ki buna ne yazık Müslüman ve Türk kökenli devletler de dâhildir, Türkiye’yi ve Kıbrıs halkını büyük oranda yalnız bırakmakta sakınca görmedikleri bilinendir!

Burada devletimizin hataları olmamış mıdır? Buna hayır demek mümkün değildir. Zaten dış politikamızın ana hastalığı bu basiretsizliktedir. Gerilere giderek Kıbrıs’ın geçici olarak İngiltere’ye bırakılmasından sonra Kıbrıs Türk halkının ve Kıbrıs topraklarının nasıl tek taraflı olarak istismar edildiğinin dünya kamuoyuna anlatılmasına, daha o günlerden başlanılması gerekirdi. Oysa T.C.’nin kuruluş yıllarındaki sıkıntılı dönemden sonra dış politikamız “yurtta sulh cihanda sulh” anlayışını siniklik olarak algılamış ve hatta bir Dış İşleri Bakanımız “Türkiye’nin Kıbrıs diye bir meselesi yoktur” diyebilmiştir…

Buradan bir başka noktaya gelmek istiyorum. Hatırlardan çıkmış olabilir, 2003 ve 2005 yıllarında Kıbrıs’ta toprak mülkiyeti konusunda AİHM menşeli iki dava Türkiye aleyhine sonuçlandırılmıştı. Türkiye aleyhine diyorum çünkü AİHM, KKTC’yi bağımsız bir devlet kabul etmediğini vurgulayarak işgalci kabul ettiği Türkiye’yi muhatap almaktadır. Bahsi geçen davalardan birinde AİHM, Louzidiu adlı Rum kadının Girne’de bıraktığını iddia ettiği gayrimenkulüne karşı 1,1 milyon Euro tazminata hükmetmişti. Türk tarafı bunu, bizce anlaşılması kolay olmayan bir şekilde, kabullenecekti!

Halbuki, daha baştan itibaren sürdürülen müzakerelerde ve hatta öncesinde, mülkiyet konusunda Türk tarafınca savunulan “takas ve tazminat politikasındaki karşılılık” esasdı. Ayrıca birçoğumuza garip gelebilir ama Rum tarafınca da, hatta Makarios zamanından itibaren, bu taraflarca paylaşılan bir görüş olmuştur. Fakat acıdır AİHM kararı sonrasında tazminatın Türk tarafınca kabullenilmesi büyük bir hata olduğu kadar, inanılması kolay olmayan bir tavizdir. Böylece Türk tarafının elindeki önemli bir kozu kaybedilmiştir. Tarih, Talât’lı, 2003 yılıdır…

AİHM bu defa 2006 yılında Arestis adlı Rum’un Maraş’taki bir gayrimenkul için açtığı davayı onun lehine sonuçlandıracaktır. Bu noktada üzerinde durulması gereken bir başka hususun altını çizmemiz gerekir. Arestis’in elinde orijinal tapu kaydı ve belgesi yoktur ama dava buna rağmen kabul edilmiştir!.. Bahse konu yerle ilgili tapu kayıtları ise, buranın “Abdullah paşa Vakfına” ait olduğunu belgelemektedir. Yani “Ahkâm-ı Evkâf” hükmünce vakıf malları, konuya uluslara arası hükümler açısından yaklaşıldığında da, hiçbir şekilde devredilemez, satılamaz! Ama kim okuya, kim dinleye!.. Burada asıl üzerinde durulması gereken İngiliz müstemlekeciliğinden itibaren ve de Kıbrıs devletinin kuruluşundan sonra Rum idarelerinin vakıf arazileri konusunda uyguladıkları istismar yöntemleridir. Konuya tekrar döneceğiz. Şimdi bir başka noktaya temas edelim.

Son günlerde bu defa devreye bir İngiliz mahkemesi girecektir. İngiliz İstinaf Mahkemesi, bir İngiliz ailenin “Orams davası” olarak ünlenecek olan ve ailenin KKTC topraklarında sahip olduğu gayrimenkullerinin yıkılması, aksi takdirde İngiltere’deki mülklerine el konacağı yönünde bir karar verir. İngiliz mahkemesinin bu kararının başyargıcı, bize garip gelmeyen bir şekilde Makarios tarafından nişan verilmiş bir Yunanlıdır! Nasıl da her şey Batılı demokratik teamüller uyarınca etik(!) bir şekilde uyarlanıyor değil mi? Bu olay esas itibariyle çok yönlü plânlanmıştır. KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidilen yolda Kuzeyin zaten sıkıntılı olan ekonomisine, gayrimenkul piyasası yönünden de, darbe vurularak seçimlerde iktidara gelmiş UBP’nin Cumhurbaşkanı adayına karşı bir tavır sergilemek ve de psikolojik ürküntü doğurmak!..

Zamanlamaya dikkat ediniz lütfen. Seçimlerin yapılacağı ortamda ülke ekonomisi için ağır darbe olacak bir uygulama ve hukuk bahanesiyle müdahale!.. Böylece Rum basınının her seferinde bir yolunu bularak açıkladığı ama tam 71 kez komünist yoldaşı Hırisofyas’la buluşarak gerçekleştirdiği gizli(!) görüşmeleri kendi kamuoyuna açıklamaktan imtina eden, bir anlamda da bu gizlilik altında birçok noktanın lehte geliştiği varsayımlarını ortaya atan Talât’ın KKTC kamuoyunda puanlarının düşmekte olduğu bir zeminde!.

Kısaca ona farklı bir kulvardan destek!.. Acı ama garip değil!.. Şu da söylenebilir. Öyle ama AKP’de gizli ve kapalı kapılar ardından aynı desteği verdiğini ihsas ettirmiyor mu? Bilmiyorum! Fakat bu yöndeki söylentileri de duyuyorum! Ancak Derviş Eroğlu, Orams davası kararına uymayacaklarını ve verilmiş olan tapuların arkasında olduğunu beyan edecektir. Yani geri adım atılmayacağının altını çizecektir… Eroğlu’nun seçilmesi noktasında Rum tarafını endişelendiren husus da bu ve benzeri tavırlar olsa gerekir! Zaten bay Talât’da aynı minvaldeki lafları gevelemektedir. Yani müzakere gizliliği adı altında verilen tavizlerin örtbas edilmeyecek oluşu hem Rumları hem de bay Talât’ı ürkütüyor…

Bir hatırlatma daha. Rum basını gizli(!) sürdürülen müzakereleri şu veya bu şekilde açıklarken bay Talât, hatırlayınız iktidara gelmiş olan UBP’nin müzakerelerde müşahit bulundurma talebini red etmişti!.

AİHM’nin son oyunu ise, bizim belli kesimin alkışlarla gündeme taşıdığı, AİHM’e başvurulmadan önce yerel yargı yollarının tamamen kullanılmış olması yönündeki kararıdır. Burada göz ardı edilen veya ettirilen nokta AİHM’ce muhatabın KKTC değil Türkiye’nin alındığıdır. Yani mesele Türkiye’nin iç hukuk yolları olarak ele alınmaktadır. Fakat bütün bunların ötesinde asıl üzerinde durulması gereken husus Kıbrıs’taki vakıf varlığıdır. Kıbrıs Osmanlı hâkimiyetine geçtikten sonra, 1571’den itibaren, Kıbrıs’ta 700’e yakın Türk Vakfı kurulmuştur.

Bu vakıflara ait arazilerin Adanın yaklaşık %30’nu kapladığı ve bunların önemli oranda da 1974 harekâtından sonra Güneyde kaldığıdır. Bir tespite göre Güney’de kalanların adet olarak %44, gelir kaynakları itibariyle %65’lerde olduğu hesaplanmaktadır. Vakıf kurallarını burada tekrar zikretmeye ihtiyaç yoktur. Ancak belirtelim ki, devredilemez ve satılamaz oluşları 1878-1960 İngiliz işgal döneminde ve de 1960 da Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduktan sonra da yasalarca ve Anayasaca kabul edilmiştir. Ama bu şeklî kabul uygulamaya yansımamış ve önce İngiliz yönetiminde, sonra da Rum idareler tarafından ısrarlı bir şekilde vakıf arazilerine tecavüzler, gasplar ve el koymalar sürmüştür. Öyle ki bu gasp sonrasında ortaya çıkan kayıpların 1 trilyon dolarları aştığından söz edilmektedir.

O halde, gerek AİHM gerekse tarafsız(!) İngiliz İstinaf Mahkemesinin verdiği ve vereceği Türkiye aleyhindeki kararlardan kaçınılamayacağına göre, Türkiye’ye düşen aktif bir dış politika ile bu kararların AB müzakerelerine ön şart olarak ileri sürülmesine de tepki verecek tarzda Türk vakıf mallarının tescilidir. Konuda AKP hükümeti tarafından pek sevilmese de, bizce büyük bir siyasetçi ve vatanperver olan Rauf Denktaş beyin bir teklifini satırlarıma almak isterim: “Daha önce yasal süresi içinde AİHM’ye teslim edilmeyen ve mülkün vakıf taşınmazı olduğunu belgeleyen kayıt ve hukukî görüşleri belgeleyerek sunmak ve de mülkiyetle ilgili hususları temyiz etmek. Böylece, kararlardaki diğer hususlar, yani ‘iç hukuk’ yolu ile ilgili kazanımlar etkilenmemiş olur.”

Gelelim son noktamıza… Kıbrıs Türklerinin büyük bir kısmının Rum pasaportu almış olduğunu bilmemize, ki bu rakamların 100 000’ler olduğu söylenilmektedir, Kıbrıslıların basiretine inanmak istiyorum. Hele 5 yıl gibi gösterilmesine karşılık öncesindeki 2 yıllık, yani 2003’den itibaren, yaptığı Başbakanlığını da dahil ettiğimizde bay Talât’ın 7 yıllık icraatının muhasebesinin, ayrıca partisi CTP’nin kuruluşundan başlayarak birlikte taşıdıkları vebâllerin doğru ve iyi hesaplanacağını düşünmekteyim.

Bilinir ama hatırlatmakta fayda olacaktır Kıbrıslı Türklerce ifadelendirildiği ve Derviş Eroğlu’nun 7 Nisan 2010 tarihinde bir gazetemizde açıkça söylemekten kaçınmadığı üzere “Talât, Türkiye’ye anavatan demez, askersizleştirilmiş, Türkiyesizleştirilmiş bir Kıbrıs ister. Talât Türkiye’ye takiyye yapmaktadır. Kıbrıs topraklarında Türkiye’yi görmek istemeyen CTP’liler sokaklarda ‘işgale son’ diye bağırmışlardır ve Talât’ın da o partinin liderlerinden biridir. Talât, Maksist, Leninist ve Ateist bir kişidir. Ateist olduğunu kendisi söylüyor. Türkiye ile ilişkilerini siyasi çıkarlara dayandığı için sürdürüyor.”

Özetle Kıbrıs ve Kıbrıslı Türkler Türkiye için vazgeçilmez bir konumdadır. Ve Kıbrıslı Türkler de takiyye yapanları anlayacak, kendilerini yeniden ikinci sınıf yapacak bir uyduluğu kabul etmeyecek kadar basiretlidirler. Üstelik Talât’ın gizli sürdürdüğü müzakerelerde başarı olarak gösterdiği konular arasında bulunan “müzakerelerde Kurucu Ortaklığımızı kabul ettirdik” sözünün hemen ertesi gün Rum Hükümet sözcüsü tarafından yalanlanmasının nasıl bir siyasî ahlâkı sergilediğini de, her halde Kıbrıslı soydaşlarımızca değerlendirilecektir!

Ayrıca dikkat edilmelidir ki Talât’ı bugün en fazla destekleyen “Türk askerleri çekilmeli, 1974 yılında Adaya yerleşen Türkler oy kullanmamalıdır” diyen Kıbrıs’taki Birleşik Kıbrıs Partisidir. Yani Talât’ın dünkü söylemlerini tekrarlayanlar!.. Peki ya ezilmişlikten, ikinci sınıf insanlıktan çıkarak hürriyeti teneffüs etmenin ne demek olduğunu bilmiyor mu bizim insanlarımız! Bilinmelidir ki Türkiye’nin göstermiş olduğu son fedakârlık Annan Plânına verilen oya yansımıştır. Ve artık mütemadiyen Türkiye aleyhine büyüyen Yunan ihtirasına da, gerekiyorsa AB’nin şartlarına rağmen, artık dur denilmelidir.