Hukuk mu, Gukuk mu Derken!

31

Her yeni olay karşısında, geçmişten gelen gelişmeleri göz ardı ettiğimizden, niye böyle oluyor diye söyleniyor veya dövünüyoruz! Son günlerde artık mutad haline gelmiş olan kafa karışıklıklarını irdelemeye çalıştığımızda, ülkemizde yıllardır süren kamplaşmaların varlığını düşünmemek mümkün değildir! Üstelik lider devlet olmak için geçmişten günümüze pek çok imkânı olan bir ülkede ortaya çıkan her gerilim imkanlarımızı meyus da etmektedir ama bunlar ne yazık ki Türkiye’mizin gerçekleridir..

Fakat unutulmaması gerekenlerden biri, bütün bu karmaşa içersinde, gariptir her şeye rağmen, özellikle birçok devlet kurumumuzun hadlerini öğrene öğrene veya saplantılarından soyutlanarak demokratik mevkilerine doğru çekilmekte olduklarıdır. Şöyle düşünmek durumundayız. Demokrasilerini imrenerek izlediğimiz ülkelerin geçmişleri, Türkiye gibi sadece 60 yıllık bir geri plâna değil, yüzyıllara ve pahası ağır ödenmiş bedellere dayalıdır.

Türkiye ise, 2’nci Dünya Savaşı sonrasında uluslar arası strüktürün zorlamasıyla çok partili sisteme girmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu, halkın direncinden gelen değil, bir anlamda yapının altında kanlı iç mücadeleleri olmayan tepeden inme bir harekettir.

Hatırlanması gereken bir başka husussa, bazılarının sözünü ettikleri gibi çok partili sisteme geçişin Milli Şef İnönü’nün gönlünün demokrasiye yatkınlığından değil, dış baskılardan kaynaklandığıdır. Neyse!.. Asıl sözünü etmek istediğim, Türk halkına verilen demokratik hakların hendikapı, ne yazık ki meseleyi içine sindiremeyenlerce uygulamaya konulmuş olmasındandır! Yani demokrasi çıkmazımızın başlangıcı inançsızlığa ve gönülsüzlüğe dayanmaktadır. Sanıyorum süren gerginliklerin gündemimizin başoyuncu olmağa devam etmesi bu yüzdendir. Sadece zamana uygun aktörler bulunmakta, bunlar değişmekte veya değiştirilmektedir.

Birçoğumuz belki hatırlamayacaktır ama bu ülke bir zamanlar en fazla güven duyulması gereken kamu kurumları bile iç parçalanmışlığı yaşamıştır. Polisin veya öğretmenlerin DER’li BİR’li kamplaşmaları ve de çatışmalara sürüklendiği yıllar çok uzaklarda değildir. Bunların uygulama mucitleriyse, nedense hep göz ardı edilen veya görmezliğe gelinen ideoloji bağnazlarıdır!..

Türkiye’nin demokratik adımlarındaki açmazlarının üzerinde çokça durmaktayım. Bunu tekrarlamak istemem. Ama temel meselemizin, adını aydın koymak durumunda kaldığımız jakoben okumuş-yazmışlarımızın iktidar sarhoşluğunda, hâkimiyet saplantılarında ve küçüklük komplekslerinde olduğunun da altını çizmek isterim. Bu noktada, önemli bir örnek olması bakımından 1950’li yıllara dönerek İnönü’nün seçim kaybettiği günlerde, basına yansıyan resimdeki takâllüs etmiş çehresinin altında “nankör millet” ifadesini dile getirdiğini hatırlatmak isterim. Sanırım bu ifadenin bir zihniyetin yansıması olmak yanında bugünlere uzanan başlangıçlarından biri olduğunu da söylemek çok yanlış değildir.

Yine o günlerde, D.P. iktidara gelir gelmez, Ordunun üst kademelerinde derhal bir değişikliğe gitme zaruretini duymuştur!.. Büyüklerimiz bize bunu “İnönü sempatizanı bazı yüksek rütbeli komutanların görevden alınmasalar darbe için hazırlıkları oldukları” tarzında açıklamışlardı. Şüphesiz bütün bu tespitler “Cumhuriyeti biz kurduk, onun kayıtsız şartsız sahibi aslisi biziz(!)” psikozunun yansımalarıdır.

Ülkemiz demokrasisinin bir başka talihsizliği, darbeler sonrası Anayasaların hukuk âlimleri tarafından değil, darbecilere merbut “hık deyici” anlı şanlı hukukçular tarafından yapılmış olmasıdır. Bu yüzdendir ki 1961 ve 1982 Anayasaları darbecilerin kıyafeti içersinde şekillenmiştir. Halk, bu Anayasalarla ya üstünden dökülen giysiler içindeki Potaslara veya kollarının, bacalarının bir kısmını dışarıda bırakan dar, üstüne sıkı sıkıya yapışmış sahnedeki palyaçolara dönüştürülmek istenmiştir. Ama!.. İşte bu noktada halkın sağduyusu öne çıkmış ve her yeni seçimde darbe, darbe yapanlara ve onun yardakçılarına şamar olmuştur.

Darbeler ve Anayasalardan söz edince unutulmaması gereken bir başka husus, gelenekleşmiş siyasi ve iktisadi iktidar bezirgânlarının, belki başkaca mercilerden destek kazanacakları düşüncesiyle kendileri fikren aynı düşüncede olmasalar da, ellerindeki iktidar gücünü ideolojik bağnazlarla işbirliği yapma noktasında kullanmaktan uzak duramamalarıdır.. Burada kullanan ve kullanılan birbirinden istifade ederken ideolojik kavramların gerçek sahipleri sosyal hayatta büyük mesafeler kat edeceklerdir…

Ellerinde başka kültürlerden aktardıkları ve başkaların çıkarlarına hizmet ettiğinin farkına varmadıkları eşitlik, evrensellik, insancıllık gibi kavramlar vardır! Batının emperyalist hedefleri açısından içi doldurulmuş bu kisvelerinin ne anlamda kullanıldığının, tıpkı Bülent Ecevit’in rüyasından uyanmasında olduğu gibi, farkına varılmasında ise atı alanın mesafeleri çoktan aştığıdır. Ama!…

Bu noktada biraz geçmiş yıllara dönmekte yarar olacaktır. İdeolojik alt oymanın Cumhuriyetimizdeki ilk müessir hareketi Kadrocularla gerçekleştirilmiştir. Zaman içersinde Kadrocu hareketin devletin kurumları içindeki varlığı yok edilmiş gibi görünse de, fikrî ağırlığı 1948’li yıllara kadar açık veya gizli bir seyir içinde süregelmiştir. Vatka ki çok partili rejimin zorlamasıyla CHP’de Şemsettin Günaltay önderliğindeki “38’ler Hareketi” halkla bütünleşmek gereğini duysun! Hâkim siyasi gücün, ciddi anlamda, ilk sarsıntıyı hissettiği yıllar bu sıralardadır.

Neticede 1950’de CHP seçim kaybedecektir. Fakat ve acaba bu kayıp iktidarca beklenen midir? Doğrusu sual edilmelidir. İnönü ve ahfadının 1950 yılındaki seçimlerde daha önce uyguladıkları “seçim katakullilerini” kullanmamış olmalarının altındaki, belki de, en önemli sebep, bence, “seçim kaybetmeyeceklerine dair olan” inançlarıdır.

14 Mayıs 1950 sonrasının hemen akabinde ise CHP eski alışkanlıklarına dönmekte gecikmeyecektir. İlk icraatları Meclis içindeki gerginliklere çanak tutmak ve bilâhare karşı kamp olarak gördükleri D.P. hedefe alınarak, gerici buldukları halka karşı müthiş bir taarruz başlatmaktır! Her konu, tıpkı bugün gibi, tahrik edilecektir!

Diğer taraftan, CHP ne kadar dışındadır şüpheli, 1952-53 yıllarında Ordu içinde DP karşıtı “9 Subay olayıyla” ilk cunta hareketi gün yüzüne çıkacaktır. D.P. İktidarıysa, bu cunta hareketini fazlaca ciddiye alınmayarak tıpkı “devri sabık yaratmayacağız” uygulamasındaki gibi önemli bir hata yapacaktır. Bu umursamazlık veya farkına varmazlıksa D.P. iktidarına, dolayısıyla Türk milletine, 27 Mayıs 1960 darbesiyle pahalıya patlayacaktır.

Unvanları büyük hukukçularca hazırlanan 1961 Anayasasına gelince, genelde kuvvetler ayırımı olgunluğuna erişmiş demokrasilerdeki örneklere bağlı olmak düşüncesiyle değil de küçümsedikleri halk iradesinin tahakkukunu belli vesayet altında nasıl kontrol edileceğinin hesaplarıyla yapılacaktır. Yargı bu uygulamada, bugüne göre daha gelişmiş bir demokratik yapıya kavuşacaktır ama lâyüs’elleştirilecektir de! (Bu kelimeyi başıbozuk veya belli bir ideolojiye bağlı dememek için kullanıyorum!) 1960’lı yıllarda Adalet Partisinin iktidar olmasına rağmen muktedir olamadıklarını dile getirişlerinin sırrı 1961 Anayasasının yasama-yürütme ve yargı üçgenindeki açmazlarındadır!

Şurası açıktır, vesâyet kurgusu birilerine başıbozuk bir güç tanıyarak ellerindeki iktidar gücünü cahil cühelâ(!) halk topluluğuyla paylaşmak istememektedir. 1971 darbesi ve sonrasındaki Ecevit’li yıllar hep bu tezgâhın yansımalarıdır. İdeolojik bağnazlıksa o yıllardan sonra bazen açık bazense üstü örtülü bir şekilde hükmünü, fırsat elde ettiği bütün kurumlarda, icra edecektir. Bu seyir içinde gündeme sokulan “ideolojili yıllar ortadan kalkmıştır” sözleri ise safsatadan başka bir şey değildir. Bu safsataya halkımız inandırılmak istenilmektedir ki işler kolay yürütülebilsin!

Sonrasında gündeme gelen ve daha ziyade 1961 Anayasasına bir tepki ortamı içersinde gerçekleştirilen 1982 Anayasası, yapılan birçok değişikliğe rağmen bazı maddeleriyle bazı kurumları halk iradesiyle zıtlaşacak tarzda daha da dokunulmaz kılacaktır!. Bunların kimler için olduğunu dile getirmek bile gereksizdir. Yıllardır yaşananlar bazı şeyler delillendiriyor olmalıdır. Şurası açıktır ki hâkimiyet unsurlarını ve kurumları ellerine geçirmiş olanlar, her türlü tezgâhı kullanarak bundan vazgeçmek niyetinde değillerdir. Bugün yargı-yürütme ve yasama organları arasındaki kavgaya yukarıdaki “üstü örtülü” yapı açısından bakmamız gereklidir. Bugünkü kavganın sebebi, keşke öyle olsa ama ne yazık sadece iktidarı yıpratmak değildir…

Tekrar hatırlayalım. Bağnaz ideolojik yapı şu veya bu uygulamalarla iktidara ulaştığında veya müesseselere sahiplendiğinde, kurumları dilediğince şekillendirmektedirler. Meselâ bir Adalet Bakanı yaptığı atamalara karşı duyulan tepkileri “tabiatıyla bizden olanları iş başına getireceğim, herhalde sizden olanları veya başkalarını değil!” diyecek kadar fütursuz olmaktan kaçınmayacaktır. Bu sözün sahibi ideolojilerin uç verdiği ve zirveye tırmandığı bir zaman diliminde Marksist-solun ileri isimlerinden Adalet Bakanlığı makamına getirilmiş olan bay Moğultay’dır. Yani!.. Fazla söze gerek var mı dersini? Bu uygulamaların devamı ise daha sonraki zamanlarda yine Adalet Bakanlığı koltuğuna oturacak bay Sevilgen ile eski Cumhurbaşkanı Necdet Sezer tarafından tamamlanacaktır.

Bu üç ismin ve icraatlarının ideolojik olmadığını(!) söyleyebilmek sanırım insanlarımızı sadece “akılsız yerine koymak” anlamını taşıyabilir. Okuyucun feraseti ise, o okumuş-yazmışlarımızdan şüphesiz çok ama çok ileridedir. Kısaca şu haklıdır veya haksızdır demeden önce, meselenin dününden başlayarak yargı ile yürütme arasında ortaya çıkmış görünen kavgaya, bir de bu cepheden bakılması gerektiğine işaret etmek isterim…