Her Sahada Seviyeyi Aramak

55

Geçen hafta Alman Şansölyesi bayan Merkel’in Güney Kıbrıs’ı ziyareti sırasında dile getirdiği sözler bir iç dünya yansımasının kelimelere dökülmesinden ibarettir. İşin gerçeği Batılı Gelişmişlerin çıkarları olmadığında Türkiye’ye veya İslâm dünyasına bu sözlerdeki genel üslûptan farklı baktığını düşünmek saflık değilse, Oryantalizmin yerleşkesi haline gelmiş bir beyin trahomasıdır! Bayan Merkel’in hafızasının zayıf olduğu şeklinde bir zehâba katılmaksa, herhalde Batının çıkar politikalarındaki seyri anlamamaktır!..

Bir başka açıdan değerlendirildiğinde bayan Şansölyenin geçmiş yıllardaki “Güney Kıbrıs’ı AB’ne almakla yanlış yapmışız” ifadeleri, o günlerde Türk devleti ile özelikle iktisadî çıkarlar istikâmetinde ve siyaset icabı söylenmiş bir sözdür. Gerçek düşünceleri Güney Kıbrıs’ta dile getirilendir. Bu aynı zamanda, Türkiye’nin AB yolundaki asıl engelin medeniyeti kendi kurgularında gören iktisaden gelişmiş Avrupalının, bu meyanda Almanya’nın, piyonlarını kullanma metodlarının açık göstergesidir.

AB’ne Türkiye’nin tam üyeliğine karşı olduklarını zaman zaman saklamayan, ama arada hem öyle, hem de böyle anlayışı içinde mavi boncuk politikası güden Almanya ile Fransa’nın gerçek görüşlerini ifade etmekten kaçındıklarında kullandıkları unsurlardan biri “yanlış anlaşıldık” veya “siz şunları tamamlayın da” tavrı dışında, asıl sahip oldukları kaynak piyonlarıdır. Bu zeminde Yunanistan ile Güney Kıbrıs’tan daha elverişlisi ise herhalde bulunamaz. Bakmayın siz onlar sarmaş dolaş olmalarına. İlk fırsatta sizi arkadan hançerleyecek tıynet asıl ırkî hasletleridir!.. Ayrıca Avrupa’nın Gelişmişleri(!) bilmektedirler ki Yunanistan ve Güney Kıbrıs gibi, ırkî yapıları itibariyle, sahtekârlıklarıyla ün salmış başka ulus bulmak kolay değildir..

Bay Papandreou’nun Erzurum’da açıkça ifade ettikleri, gaf olarak değerlendirilmeye çalışılsa da, o ifadeler yüzyıllardır sahip oldukları kin ve megalomaninin eseridir. Papandreou’yu bir tarafa koyunuz, Yunanistan Cumhurbaşkanı bay Papulyas’ta fırsat bulduğunda Türk’e karşı olan kinini kusmaktan kendini alıkoyamamaktadır. Batı ise, medeniyetinin temellerini Greko-Latin anlayışına bağlı kılarken bugünün Yunanlısını dünle özdeşleştirerek veya öyle göstererek Palikaryaya ödün üstüne ödün vermekte bir sakınca görmeyerek bu şımarıklığa çanak tutmaktadır… Gerçek kullanıcı kim midir? Böyle bir soru sormak abesle iştigaldir. Soğuk Savaş bitmişse nasıl olsa yeni bir düşman “İslâmofobi” gündemdedir. Ve konuda asıl muhatap Batı ile yüzyıllar boyu hemen tek başına mücadele etmiş Osmanlı’nın devamı görüntüsü veren Türkiye’dir! AB’nin Türkiye’ye bakışı içinse bayan Merkel ve/veya Bay Sarkozy’e yahut benzerlerinin iç dünyasına ışık tutmak yeterlidir..

Dün ihtiyaç duyduklarında, başkaca ülkelerden, özellikle de Türkiye’den çalışacak göçmen işçi temini için yaltaklananlar bugün ülkelerinde asimile edemedikleri, fakat entegrasyonda başarılı olan Türk ve Müslüman göçmenleri nasıl saf dışı bırakacaklarının hesaplarını yapmaktadırlar. Temel korku, asimile olmayan Türk ve Müslüman toplulukların giderek ülkelerinin daha kalabalık toplulukları haline gelmesi yanında, başka inançlarda olanları da Müslümanlaştırmakta olmalarıdır! Bu korkunun yansımasını bayan Merkel’in, bundan bir süre önce “çok kültürlülük denememiz başarısız olmuştur!” itirafında bulmak mümkündür..

Bu noktada gündeme gelen ve Sarrazin gibi birinin Müslümanların Almanya’da sahip olmaya başladıkları başarıları dile getiren “Almanya Kendini Yok Ediyor!” kitabının Almanya’da geniş yankı yapması, kısa sürede milyonları aşan satışlara ulaşması herhalde önemle üzerinde durulası bir gelişmedir. Esas itibariyle de, yeni bir düşman fobisi yaratılırken kendi ırkî değerlerine verilen önemin başka türlü bir tezahüründür! Batının, üstünü örterek yaşadığı korku budur…

Batılı Ülkelerin, yukarıdaki satırlarımda belirttiğim gibi, kendileri ön plânda görünmek istemediklerinde kullanmakta şanslı oldukları bir başka unsur o ülkelerdeki Oryantalistleştirilmiş veya Sömürge Aydını hüviyeti taşımakta olanlardır. Bu tür okumuş-yazmışlar aşağılık karmaşası içerisinde,  meselelere Batılı düşünürlerin ülkelerine koymuş oldukları değer hükümleriyle bakarak bir yerlerden prim toplamakta sakınca bulmazlar. Bunlar, ülkelerinin tarihleri ve meselelerine para, ün veya başkaca çıkar pencerelerinden baktıklarından Batı tarafından kolay kullanılacaklar manzumesindedirler! Gelişmişte Olan Ülkelerden veya Türkiye’mizden konuda pek çok örnek bulmak çokta zor olmasa gerekir!..

Ama herhalde son örneği şu “Muhteşem Yüzyıl” başlığı ile sunulan Kanunî Sultan Süleyman ile ilgili dizi olmalıdır. Doğrusu dizi şu veya bu tarzda bir değerlendirmeye tâbi tutulabilir. Benim söylemek istediğim bu değil.. Diziyi takip gereği bulmadığımdan konuyla fazla ilgilenmiyordum. Ama bir ara tartışmalar sırasında veya haberlerde, dizinin senaristinin veya konuda fikir beyan edenlerden birinin değerlendirmesini, “bu dizi BBC’de bile kabul görmüştür!” mealinde bir takım sözler söylemesi, dikkatimi çekmişti. Şaşırmadım! Bu bakış karşısında dilimden dökülen “işte bizim kompleksli aydınımızın tipik örneği” idi. Bu anlayış bir sığınma psikolojisi değilse, daha acısı “oryantalist” bir kafa yapısının tezahürü değil miydi?

Sonra merakla sevdiğim bazı kimselere diziyi seyredip etmediklerini sordum. Birinden aldığım cevap dikkat çekiciydi. Şöyle diyordu dostum; “İlk gün bakalım ne var, dedim. Ama ikincide, tarihimizin bu kadar Amerikalaştırılarak belden aşağı ve pespaye seviyeye çekilmesinde tek amaç olabilirdi! O da para idi! Ve artık seyretmiyorum!” Bense bu tespitten sonra çevremizdeki dostlarımızı düşündüm. Bu kadar kıyamet kopararak, acaba farkında olmadan o kazanç tuzağına mı düşmüşlerdi? Oysa seyretmeyerek yapılacak sessiz bir protesto yanında, daha iyisini yapabilecek maddî imkânlarla konuda söz söylemek daha doğru olanıydı.

Konuda seviyeli senaristlerimizin, oyuncularımızın olduğu bir gerçekti. O halde!.. Böylece öylesi kafa yapılarına gereken cevap kendiliğinden verilmiş olmaz mıydı?. Ama neylersiniz ki öylesi bir eğitim seviyesiyle şekillenmeye başlamış kemiyet karşısındayız ki, tepkilerimizi bile dile getirmesini bilen olgunluktan giderek uzaklaşmaktayız…

Son örneği mi? Konuda önemli bir başarı örneğinden söz etmek ve konuda sadece bütün hizmeti geçmişlere şükranlar ifade etmek isterdim. Ama olmadı. Zira siyasetin o kirli ve seviyesiz yapısı burada da kendini gösterdi. Oysa “Ali Sami Yen Kompleksi Türk Telekom Arena” Türk mimarisinin ve spor dünyasının iftihar edeceği müthiş bir başarıydı. Fakat kutlamayı beceremeyen bir seviye(!) yine karşımıza dikilecekti. Bunun Galatasaray Camiası ile bir ilgisi olmadığı muhakkaktı ama bir şeyi gündeme getiriyordu. Ülkemizin insanı hemen her sahada içten çürümeye başlamıştı! Bu devam ediyordu ve bu kendine has “kültürü, örf ve âdetleri” olan bir camiayı bile içten vuruyordu!

Bir sınıf büyüğüne bile hizmet eden, onun karşısında ayağa kalma ihtiyacını duyan Mekteb-i Sultanî geleneğinin, büyüğünün yanında herhangi bir kötü sözü ağzından kaçırırsa kızaran, sigara içmekten kaçınan edep anlayışının yok olmasıydı! Ve nihayet spor müsabakalarında seyretmenin ve sevmenin bir fazilet olduğunu vurgulayan “Karınca Ezmezlerin” gönül dolusu sevdalarının, okumuş-yazmışlar haline dönüşerek varoşlaşmaya başlayan yansımasıydı. Hadi diyelim ki siyaseten düşünce dünyanızın ötesinde birileri karşısındasınız, ki olabilir ve çok da tabiidir ama bırakınız “sizin sevdiğini söylediğiniz” için yaptığı hizmeti, sadece ve sadece “geleneğimizdeki misafirperverlik” duygusundan da mı bu kadar uzaklaşmıştık! Yazıklar olsun. Gül Baba’dan II.nci Beyazıt’tan ve Galatasaray’a hizmet vermiş geçmişin bütün büyüklerinden nasıl bir af sizleri tekrar bizim dünyalarımıza getirebilir, bunu bilemiyorum!..

Fakat kaybolmakta olan “seviye” konusunda acıyla hüznü yaşıyorum. 1940’lı yılardan beri seyircisi ve müntesibi olmakla daima iftihar ettiğim Galatasaray’ımıza bakıyorum da, toplumun her sahasına görülen çürümüşlük orada da böylesi bir güzel güne gölge düşürecek tarzıyla ve ahmaklık içerisinde ortaya çıkmıştı! Tam farkında değiliz belki ama bu çürümüşlük öylesi bir boyuta ulaşmış ki, galiba ameliyatla kesip atmaktan başka çaresi kalmamış… Yoksa gelecekten ümit var olmak giderek güçleşecektir. Fakat nereden başlanmalıdır? Tek suçlu oradaki seyirci ile onu tahrik eden provokatörler mi dersiniz!.. Tabiatıyla artık her şeyi sadece çıkarda görenlerin alttan oymaları bunda baş amildir.

Ama ya o havayı teneffüs etmesine rağmen, tabasbusunu bütün çirkinliği ile gün yüzüne çıkaran ve kelimelerinden dökülen lafları kulağının duyduğundan şüpheli olduğum TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar’ın hiç mi suçu yok? Kısaca bürokratik ve siyasi zekânın dumura uğradığı ve seviyesizleştiği bir ortamda söyleyecek en doğru söz herhalde “ey siyasiler ve bürokratlar önce sizler kendinize geliniz ve edepli olunuz ki, toplum sizi örnek görerek hizaya gelsin!”