Güneydoğu Anadolu’muzu Düşünürken

48

Türkiye’mizin bütün meselelerinin önüne geçmiş görülen Kürt meselesi neden bu noktaya geldi? Bugüne uzanan çizgideki olayların temelinde acaba neler yatmaktadır? Her şey birdenbire ve beklenmedik bir şekilde mi ortaya çıktı? Mahalli taleplerle başlayan giderek siyasileşen ve kendine terörle melce arayan yapıda ne gibi amiller rol almıştır? Bütün bu birbiri ardına aklımıza takılan soruları ve cevaplarını bulabilmek ve bugüne ulaşan çözüm arayışlarına sağduyu ile bakabilmek açısından, meseleyi kızmadan, öfkelenmeden ve siyasi bir yatırımın aracı olarak görmeden çok yönlü olarak gözden geçirmemiz gerekecektir. Tabiatıyla bir makalenin sınırları buna yetmez. Ama hiç değilse bazı sorunların hareket noktası üzerinde durulmasını kolaylaştırır.

Güneydoğu Anadolu’da tırmanmış olan Kürt meselesi, bilindiği üzere Osmanlı Devletinin yıkılması olayının bir parçası olarak gündeme gelmiştir. İmparatorluğu parçalamak için çalışan dış güçler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ermeni ve Kürt hareketinin kışkırtıcısı olmuşlardır. Türkiye Cumhuriyetinin misak-ı milli hudutları içersinde kurulmasından sonra da, başta İngiliz ve Fransızlar olmak üzere Batılı devletler, Türkiye içindeki tahriklerini sürdürmeğe devam etmişlerdir. Bugün de, gerek Ermeni gerekse Kürt meselesinde görülen hareket noktalarının yine dünden devam ettirilen “dış kaynaklı” tahrikler olduğu bilinmektedir. Bunun başlıca iki sebebinin olduğu ileri sürülebilir. Birincisi, Batılı devletler tarafından Ortadoğu’da güçlenmiş bir Türkiye’nin varlığının pek istenmemekte oluşudur. Geçmiş yıllardan günümüze gelişmelere baktığımızda özellikle bu konuyu tahrik etmek üzere kurdurulmuş bulunan enstitülerin, araştırma merkezlerinin, diasporaların kaynakları, çalışma ve propagandaları hep aynı temeldeki sebebe dayalıdır. İnsan hakları iddiaları ise bu uzantının piyonundan başka bir şey değildir!. Zira açıkça belgeleneceği üzere aynı ülkelerin İrlanda’ya, Alsa-Loren’e, Korsika’ya, Bask’a karşı davranış biçimleri Kürt meselesine duyulan hassasiyet ve titizliğin çok uzağındadır. Türkiye’nin gerek nüfus, gerek sosyo-kültürel açıdan seviyelerinde ve güçlerine ulaşmasını istememelerinin yanında, ikinci mesele, dünyaya “ticarî ciro gözüyle bakmalarındaki” -ki buna enerji politikaları da eklenmiştir-, bitmeyen ekonomik ihtiraslarıdır… Bu dış tahriklere bir dönem, meselenin kendilerine de döneceğinin farkında olmayan, komşularımız da yataklık etmişlerdir. Şimdilerde durum farklılaşmış ve Suriye ile İran meselenin nasıl kendilerini de ilgilendirmeğe başladığının idrakine varmışlardır.

Bütün bu dış kaynaklı hareketlere, ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri ve bu arada muhalefetin, özellikle CHP’nin 1960”lı yıllardan itibaren son zamanlara kadar şuurlu veya şuursuzca yardımcı olduğunu da söylersek yanlış yapmış olmayız! Unutmamak gerekir ki CHP’nin iktidara gelmek adına “etnik” yapı üzerine bina etmeğe çalıştığı Güneydoğu’daki uygulamalar kadar, Irak’ta Saddam hareketinden kaçan Peşmergelere insanî değerlere sahip çıkmak adına, Güneydoğuya silahlarıyla kabul etmek de aynı şekilde uzak görüşü olmayan şuursuz bir davranıştır! Tabiatıyla buna bir de bütün ülkemiz insanlarını ilgilendiren, ama olayı sadece Diyarbakır’daki Kürt vatandaşlarına uygulanmış gibi gösteren 12 Eylül mezalimini eklediniz mi, meselenin nasıl kördüğüm olduğu ortaya çıkmaktadır.

Dış güçlerin oyunu! Ama olay sadece tabiatıyla bu değil! Güneydoğu meselesini, esas itibariyle Türkiye’nin genelinde sürüp giden ideolojik saplantılardan koparak kendi iç dünyası ile ele almamış olmamız üzerinde de durmamız gerekir! Gerçekte siyasilerimiz ve idarecilerimiz, güneydoğu meselesine de, Türkiye’nin başka meselelerinde olduğu gibi, kısır öngörüler içinde yaklaşmışlardır. Meselâ yıllardır Türkiye’nin olduğu gibi bölgenin de sosyo-kültürel ve ekonomik yapısı bir bütün halinde, tam anlamıyla incelenmiş ve tedbirleri ortaya konulmamıştır… Yahut bir başka açıdan bakıldığında, teorik olarak tedbirler ileri sürülmüşse de, şu veya bu sebeple uygulamalara geçilmiştir. Üstelik yıllar boyu, gerçek durum öyle olmasa veya başka yörelerle benzerlik taşısa da Güneydoğu Anadolu’muz âdeta mahrumiyet bölgesi olarak insanlarımızın kafasına yerleştirilmiştir. Şüphesiz çok yönlü olarak kalkınmışlıktan söz etmek mümkün değildir, ama göreceli olarak değerlendirildiğinde 1950’li yıllara gelininceye kadar Türkiye’nin neresinden kalkınmış bir yöre olarak bahsetmek mümkündür? Kısaca Türkiye’nin her tarafının hissedar olduğu mahrumiyetten coğrafi şartları dolayısıyla, Kalkınmış ülkelerde de görülen örneklerinde olduğu gibi, Güneydoğu bu mahrumiyetin biraz daha acısını duymuştur. 1960’lı yıllarda kalkınma plânlarının yapılması için DPT kurulması önemli bir başka adımdır, ama  mesele plân hazırlamaktan öte uygulama ve olaya bakışla ilgilidir.. Bu yüzdende her dönemde ve farklı zeminlerde sorunların sadece belirli boyutlarının ele alındığı bilinen haline gelmiştir. Çünkü yörelerin kalkınması da insan unsuru ve de başkaca faktörlerle mümkün hale gelmektedir!

Kısaca mesele Türkiye’nin genel sosyo-kültürel yapısı içinde ele alınmaktansa bölgeye mahsusmuş hale getirilmiş ve üstelik sadece ekonomik veya dil meselesi olarak sunularak yola çıkılmıştır! Şimdilerde konuya daha geniş boyutlarla yaklaşılma temayülü hissedilmekte ise de, bu defa da olay belli bir kesimim ustalığı ile, sadece bir bölgenin ve insanlarının sorunları olarak gündeme getirilmiştir. Bunda da başarılı olunmuştur. Sanırım çeşitli mercilerin tepkisinin sırrı da bu noktada olsa gerekir… Bir başka ifade ile, şurası açıktır ki toplumun kültürel bütünlüğü içinde bölge halkının yeri tam belirginleştirilememiştir.  Eskiden beri sürüp gelmekte olan taassubunun önlenilmesi için de alınması gereken tedbirler de ihmal edilmiştir.

Eğer meseleye Kanunî devrinden başlayarak Külliye defterlerine kaydı düşülen bölgenin sosyo-kültürel yapısının incelenerek dengelenmesi noktasından Osmanlı idaresinin hassasiyeti ile yaklaşılsaydı bugünlere varılmazdı. Aksine Cumhuriyet döneminde özellikle kültürel yapının oluşmasında asıl olan “din ve dil” gibi unsurlardan istifade edilememiştir. Dil konusunda, bazı dış etkenlerle alfabeleştirilen Kürtçenin, temelde Türkçe-Farsça ve Arapçadan pek çok kelime aldığı etimolojik olarak tespit edilmiştir. Ayrıca kendi içersinde Zazaca-Kurmançi-Bedirhani ve Sorani olmak üzere mütecanis bir yapıya sahip olmadığı da göz ardı edilmemesi gereken bir husustur!. Meselâ bu noktada, TRT 6’da, Türkiye’de Kürt yapısında nüfus ağırlığına sahip Zaza’ların ihmal edilmiştir. Hatta yayında Zazacanın “alt yazı halinde bile” verilmemekte oluşunu anladığımı da söyleyemem!

Ülkemizin birleştirici diğer unsuru olan “din” konusunun genel olarak bütün Türkiye’mizde “lâiklik ve Kemalizm” adına ötelenmesi veya yanlış algılanması, maalesef Sünnî ve Alevî Kürtlerin kendi içlerinde ayrıcalığının da sebebi olmuştur. Bütün ihmallerin vardığı nokta ise tahrik edici unsurların “terörle” bütünleştiği bir nokta olmuştur. Oysa bölgenin Türk tarih ve medeniyeti ile ilgisini gösteren pek çok tarihî vesika bulunmaktadır. Bunların bir envanterinin çıkarılarak değerlendirilmesinin yapılması gerekirdi!. Meselâ edebiyatımızda Doğu ve Güneydoğu kökenli Nabî, Nefî, Ali Emirî, Abdullah Cevdet, Süleyman Nazif, Ziya Gökalp, Kilisli Rif’at ve Cahit Sıtkı gibi pek çok isim kültür yapımızda önemli roller üstlenmiş kimliklerdir. Ve ne yazık ki, genelde Cumhuriyetimizin devlet politikalarındaki eğitim ve kültür anlayışında olduğu gibi, TV gibi iletişim unsurlarında da, millî medeniyet ve kültür araçlarına karşı olan “mutad tavır(!)” dolayısıyla, bölge halkına bu insanlarımızın “kültürel değer hükümlerimize” bakışlarının tanıtılmaları sağlanamamıştır!.. Konumuzun iktisadî geri kalmışlık meselesi açısından ele alınması ise ayrı bir konu başlığıdır.

Şurası gerçektir ki, bölgede ihmal vardır! Ama bunda kasıt değil çeşitli etkenlerin rolü bulunmaktadır. Üstelik ülkemiz Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kalkınmasına yönelik pek çok çalışma yapmıştır. Yeterli midir? Hayır! Ama yapılan yatırımlar eğer verimlilik açısından değerlendirilirse, burada ortaya çıkacak sonuçların hiçte istismar edildiği boyutlarda olmadığını gösterecektir. Yapılan yanlışlar yo mudur? İşte gelin bunları, ama Türkiye genelini ortaya koyarak tartışalım…