Gündemden Seçtiklerim

49

Yıllar boyu gazetelerde günlük fıkra yazan dostlarıma, “yahu her gün fıkra yazacak kadar konuyu nasıl da buluyorsunuz, keşke bir kaç gün yazmasanız da olay rahatlığına kavuşsanız” diye takılırdım. Oysa, hele son yıllarda, bu siyasetçi veya aydın adını verdiğimiz okumuş-yazmışlarımızın varlığı karşısında gündemsiz kalmanın mümkün olmadığını, hatta zaman zaman hangi konuya öncelik vermenin daha doğru olabileceğinin sıkıntısını çektiğimi görerek dostlarımdan, hiç değilse gıyaben, özür diliyorum. Geçtiğimiz hafta içersinde meselâ TUSKON’un gerçekleştirdiği 135 ülkenin iş adamlarının Türkiye’yi ziyareti veya 115 ülke gençlerinin katıldığı Türkçenin Bayramını yahut Obama’nın konuşmasını ve nihayet yeni Teşvik Paketi gibi çok önemli konuları değerlendirmek gerekirken bir de baktım iki kişinin konuşmasındaki ifadeler insana “pes” dedirtecek kıvamdaydı!..

Bunlardan biri sn Başbakandan, diğeri ise sn Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısından kaynaklanmıştı… Sn Başbakanın yaptığı konuşmalarından birinde söylediği söze ve kelimelere önce inanmak istemedim, yanlış duyduğumu düşündüm. Bu yüzden konuşmayı tekraren başka kanallarda da dinlemek ihtiyacını duydum. Evet, partisine AK Parti demeyenlerin “edep dışı” hareket ettiğini söylüyordu sn Başbakan. Açıkçası sarsıldım. Önce kendime baktım. Demokrasiye inanan biri olarak öncelikle halkımızın oylarıyla iktidara taşınmış bir partinin uygulamalarını beğenir veya beğenmeye bilirdim ama ona karşı edep dışı davranmak aklımın ucundan geçmezdi. Üstelik kadroları içersinde pek çok sevdiğim kişi yanında aralarında dostlarımın da olduğu bir yapı için edep dışı davranmak mümkün değildi!… Ayrıca ne iktidarın ne de muhalefetin, kendilerince doğru kabul edilen her yaptıklarının herkes tarafından kayıtsız şartsız doğru ve tasviple kabul edilmesi gerektiği de düşünülemezdi. Tıpkı muhalefet liderlerinin veya sn Başbakanın her dediğinin veya yaptığının tarafımızdan beğenileceği, tasdik edileceği gibi bir tavır takınmamızın da beklenilmemesinin gerektiği gibi.. Bizler halkın parçasıydık ve sıradan vatandaşlar olarak eğilimlerimiz yanında doğrularımızın ve yanlışlarımızın olması da tabii idi. Üstelik sn Başbakanın partilerinin adı bilgilerimiz tahtında Adalet ve Kalkınma Partisidir. Bunu da benim halkım kendi alışkanlıkları çerçevesinde, belki biraz medyanın da tesirleri içersinde kısaltarak AKP halinde söylenir hâle getirmiştir. Tıpkı benim yaptığım gibi… Bunda mutlaka bir kasıt aramak veya kendilerinin şimdi akıllarına geldiği üzere, “efendim biz partimizin adını AK Parti olarak tescil ettirdik, bunu böyle söylemeyenlerde kasıt ararım veya bir adım daha ileri giderek bunu “edep dışı” bulurum demek ve hemen akabinde partinin belli yaranlarının aksiseda olarak AKP diyenlerin “hukuk dışı” hareket ettiklerini söylemeleri en hafif tabiriyle “hoş” değildir!.. Biraz daha ileri gidersem bu ifadelerin “akla ziyan” ve de “haddini aşan” sözler olduğunu belirtmem gerekir. Kendim açımdan geriye bakıyorum ve bugüne kadar hemen bütün konuşmalarımda ve yazılarımda sn Başbakanın partisine hiçbir kasıt gütmeden, tam bir söyleyiş rahatlığı içinde AKP dediğimi hatırlıyorum. O halde sn Başbakana göre “edepsizlerden biri de” bendim! Sarsıldım ama üzülmedim! Zira sn Başbakanın bundan önceki konuşmalarına doğru yelken açmak ihtiyacını duydum ve çoğu kullandığı kelimelerin bir Başbakana yakışmadığını hatırladım. Bunun üzerine sarsılmanın bile gereksizliğine kanaat getirdim. Ama kendilerine de şu soruyu sormaya karar verdim. “Sahi bu konuyu gündeme getirmek için 7 yıldır aklınız neredeydi sn Başbakan?”

Sonra da, daha önce de dile getirdiğim gibi aralarında tanıdıklarım, dostlarım ve sevdiğim insanlar bulunan ama bütün bunlara bakmaksızın kendimce doğrularını ve yanlışlarını dile getirmekten kaçınmadığım, bazı uygulamalarını doğru bulduğum için tasvip ederek savunduğum, bazılarını ise beğenmediğim bugünkü iktidar partisine bundan böyle hep AKP demeğe kara verdim…

Bu konuşma hakkındaki üzüntümü dile getirirken bu defa sn Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, Başsavcılık Onur Gününde yaptığı konuşmanın bir yerinde âdeta sapla samanı karıştırdığı anlaşılan cümlesiyle karşılaştım. Bunu duyunca insanımızın, özellikle aydınımızın tıpkı sn Başbakan gibi, hangi makama sahip olurlarsa olsunlar nasıl bir tarafgirlik saplantısına sahip olduklarını düşündüm! Sn Başsavcı şöyle diyordu: “Muhafazakâr partiler öne çıktıkça, artan radikalleşmeyle birlikte, ekonomik büyüme ve modernizasyona daha çok vurgu yapılmak suretiyle, Batı tipi demokrasilerin ayrılmaz parçası olan lâikliğin gündemden düşürüldüğü ve tanımın değiştirilmeğe başladığı görülmektedir.”

Anlamak mümkün müydü? Ekonomik kalkınma idealinin lâiklik kavramını gündemden düşürdüğünü söylüyordu sn Başsavcı! Bu konuşmadaki lâiklik anlayışıyla sn Başsavcının neyi ve hangi lâiklik anlayışını vurgulamak istediği de ne yazık ki oldukça müphemdi… Zira sn Başsavcı mutlaka bizlerden iyi bilirler ama Batı demokrasilerinden hangi ülkeyi kastettiklerinin altını çizmediklerinde, bırakınız kıtalar arasındaki farklılaşmaları sadece Avrupa kıtası bile ele alınsa, ülkeler arasındaki lâiklik uygulamalarının çok farklılıklar taşıdığı bilinendir. Üstelik Batı dünyasındaki lâiklik kavramının temelinde Katolik Kilisesi ile Devlet yönetimi çatışmasının bulunduğu da ayrı bir gerçektir. Sonrasında ise Hıristiyan dünyasının mezhepleri arasında olduğu gibi ülkeler arasında da lâiklik anlayış ve uygulamalarının farklılıkları ortaya çıkmağa başlayacaktır. Bütün bunlar her halde sn Başsavcı tarafından bilinenlerdir. Ülkemize gelince yine bilinen olmalıdır ki lâikliğin, neredeyse dinsizliğe kucak açan en katı ve ideolojik uygulaması 1932-1946 yılları arasında yaşanmıştır.

İşin doğrusu bu yılların öncesi ve sonrasında da lâiklik konusu hiçbir zaman ama hiçbir zaman ülke gündeminden düşmemiştir. Hatta kasten düşürülmemiştir! Öyle ki bizim nesiller kendini bildi bileli gözlemişlerdir ki, halkın büyük çoğunluğu dini inançlarını yaşamağa çalıştığında “cahil, mürteci, yobaz vb.” damgalarını yemekten kurtulamamıştır. Ayrıca çeşitli bahaneler veya basit olaylar karşısında “lâikliğin elden gittiği” nakaratı hemen başköşelere oturtulmuş, halkın çoğunlu kesintisiz bir şekilde suçlanmıştır. Sosyo-kültürel hayatımız üzerinde yapılacak küçücük bir inceleme konuda yığınlarla örnek ortaya koyacaktır. Bütün bunların özellikle yargı gibi bir yüce makamın başlarında oturan birince bilinmemesi bize pek mümkün gelmemektedir. Türk halkının, gözlediğimiz kadarıyla, temelde hep iki öncelikli arzusu olmuştur. Birisi inanç hürriyetine sahiplenmek, diğeri ekonomik büyümenin getirdiği imkânlardan yararlanarak daha modern ve daha müreffeh bir hayata kavuşmak… Bu arzunun iki ayağının da, yani inanç hürriyetine kavuşmanın veya ekonomik büyümenin ve modernizasyon talebinin, muhafazakâr ve/veya sol partiler tarafından karşılanmasının çok önemli olmadığı şüphesiz bilinen bir başka gerçektir. Ama Türkiye solu ideolojik saplantıdan bir türlü kurtulamamış ve gelişmeleri muhafazakâr partiler üstlenmişlerse, o halde öncelikle Türk solunun kafa yapısını değiştirmesi gerekir..  Hayır, ideolojik burjuvazisi veya başka bir deyişle nomenklaturası olan ve halkına fakirlikte eşitlik yaşatan sol ideolojilerin lâiklik vurgulamalarının daha kolay olduğu düşünülüyorsa ki, bunu Türkiye 1950 öncesinde zaten yaşamıştır. Tabiatıyla o başka bir mantıktır. Kısaca ülkemizde muhafazakâr partilerce gerçekleştirildiği söylenilen ekonomik büyüme hedefli modernizasyonun lâiklik karşıtı  gösterilmesini anlamamızsa pek mümkün değildir. Üstelik muhafazakâr partilere vurgu yapılırken sn Başsavcının farkına varmadığı bir dönem, 1946-1950 yılları arasındaki CHP iktidarıdır. Hatırlardadır, 1946 yılındaki seçimde “açık oy – gizli tasnif” gibi müthiş bir icadı bulan CHP bir sonraki seçimleri kaybetme ihtimalini görünce halkını hatırlamış ve iktisadî konuların öne çekildiği atılımlar yanında, dinî hayatı biraz da olsa rahatlatacak tedbirleri, meselâ İmam-Hatip okullarının açılışını sağlamıştır. Yani sn Başsavcının değerlendirmeleri çerçevesinden meseleye bakacak olursak bu yıllar da “lâikliğin gündemden düşürüldüğü” yıllardır. Ama CHP’nin, özellikle çok partili döneme girildikten sonra, hiçte muhafazakâr bir parti olmadığı bilinir!

Bu mantık çerçevesinde yukarıdaki ifadenin Atatürk’ün Türk devleti ve milleti için hedef koyduğu muasır medeniyetler seviyesine ulaşmanın “kalkınma, ekonomik büyüme ve modernleşme anlamını taşıyıp taşımadığı” da her halde sorgulanacaktır…