Garip Ülkemde Seçimlere Doğru

27

Türkiye’de pek çok şey garip ama herhalde içinde siyasetin de bulunduğu sosyal yapı hepsinden garip! Sosyal yapımız neredeyse bütünüyle çalkantı ve belki başka bir ifadeyle çöküntü içinde!. Örneklemek, hattâ Türkiye’de olumsuzluk üzerine bina kurmak, yazmak o kadar kolay ki! Bakıyorsunuz en basitinden en çetrefiline kadar her olayda, her gelişmede hareket noktası çoğunlukla kendi kısır döngüsüne bağlı. Siyasiler, hele şayet var kabul edilirlerse liderler(!), sadece kendi benliklerinin gölgeleriyle dolu! Bu yüzdendir ki siyasî partilerimizin milletvekilleri, aralarında şeklen yapılan ön seçimlerle gelenler bulunsa da, başkanlarının sultasından kurtulamamaktadır. Zaten partilerimizin yapıları da lidere bağımlı oluşa göre tanzim edilmiş durumda. Örnek mi?

Geçtiğimiz bir zaman diliminde bir dostlar meclisinde konuşulan şuydu… Diyelim A partisinde, Türkiye’nin 80 ilinin 60’nın il başkanının bir bölgeden, hattâ bir şehirden olduğu dile getirilmişti! İnanmak istememem karşısındaysa neredeyse teker teker sayıldığında Türkiye’mizdeki demokrasi girdabının neden giderek içinden çıkılmazda derinleştiğini daha iyi anlamıştım…. Söylediğim gibi önce inanamamıştım ama sonra deliller karşısında iyi ki bir bölgedenler veya cemaatten(!), ya aynı kasabadan veya mahalleden hattâ aşiretten (!) olsalardı ne yapardık diye düşündüm! Sonuç mu?

Sağduyuları lider partilerinin önünde olan Türk halkının şamarıyla o parti önce seçim kaybedecek, sonra da siyasi hayattan göç edecekti. Bir başkasında, parti kimliğinde öne geçme ihtimali olan isimlerin kellelerinin nasıl alındığı, liste teşkilinde yalaka dememek için tabasbus sahibi diyeceğim iş bilirlerin sıralamada nerelere yerleştirildikleri hep ibretle izlenenlerdir! Bir başka parti için halk nezdinde söylenenlerse çok daha acıydı. Doğrusu inanmak değil akıldan geçirmenin bile havsalaya sığmayacağı tarzda seçimlere giderken liste sıralarının, maddî olarak milyon dolarlardan başlayarak, satıldığından bahsediliyordu!…

Bütün bunları niye yazıyorum. Bugünlerde yine seçimlerden söz edilmeğe başladı. Yani yeniden eski söylentiler gündeme gelecek ve sonuç galiba değişmeyecek! Kısaca partilerimiz, A’lar, B’ler veya Z’ler bir bardağın dolu veya boş yüzü gibi! Ama şurası muhakkak “hep bana veya liderliğime” zihniyetinin yansımasından başka bir görüntü vermiyorlar! Bunun için de demokrasimiz, halkın o muhteşem sağduyusuna rağmen, bir türlü kendi içlerindeki medeniyet tırmanışına geçemiyorlar…

Görülen o ki parti yapılarımızın aralarındaki fark biraz daha kendi etrafını kazandırdıkları ve kendi çıkar düzenine yakın olmakla, bundan biraz uzaklaşmışlık arasında değişiyor. Son günlerde yine gündeme gelen bazı sayın eski bakanların veya yenilerinin, bazı vekillerin evlâtlarının normal hayat şartlarında elde edemiyecekleri imkânlara ulaşmalarının sırrı acaba nerededir dersiniz? Sonuç hep talepten ve talebe bağlı “yalan düzeninden” yana. Kaybedense veya hesabı ödeyense halk…

Çünkü her seferinde kendini yeni bir denemeye girmek mecburiyetini hissediyor veya alternatifsiz olduğunu düşündüğünde, çaresizce suçu sistemde görmeye başlıyor! Zira seçme hakkı kendisinde olmasına rağmen Türk halkı artık biliyor ki gerçek seçici bir türlü kendisi olamıyor! Kendi adına sonuçları yönlendirense lider ve de liderin hık deyicileri! Halksa her dönem biraz daha şuurlu ama yılgın! Hattâ kararsız veya çaresiz!. Kime yarıyor bunlar? Milleti yönetmeyi kendinde hak görenlere değil mi?

Her seçime doğru görülen, kişiliklerin değil, çok az istisnası dışında ve/veya hiç olmadığı gibi, parti başkalarının uygun bulduklarının kendi iç uygulamalarıyla belli yerlere getirilecek olduğu. Sonuç mu? Birilerinin istemedikleriyle bir başkalarının mutlâka olsun dediklerinin sürprizine gebe! Ve demokrasimiz, ne yazık ki başlangıcından itibaren aynı kaderi yaşamaya devam eder görünüyor. Giderek kalitesizleşen liderler kadrosu ya da 1960’lı yıllardan beri değişmeyi bile içine sindiremeyen demagogların veya yeniliği kabadayılıkta görenlerin köhnemiş Bizans demagojisi giderek daha fazla güncelleşiyor.

Kabadayılık, demagoji, korku, bencillik ve yalan yine geçerli akçe. Dün darbeler sonrasında tırısa kalkanlar, bugün işlerine geldiği için askeri darbeyi veya neyse adı öylece konulmuş cuntacılığı mubah görür hale geliveriyorlar!… Ne fark eder? Kendileri unutmuş görünebilirler ama bugüne bütün darbelerde hangi siyasi partinin tezgâhının bulunduğunu onların hafızları unutsa bile tarihin sayfaları yazmağa devam edecektir. İktidarlar uğruna yapılan hataların onlara yeni tahrikler sunmasını yadırganmamak gerekir! Zira bugüne kadar böyle gelmiş böyle gitmektedir…

Yıllar önce yalanı siyasete sokmuş olanlarla, rüşvet ve hırsızlığın kaçınılmazlığına kapı açanların tilmizleri fikir, idealizm ve demokrasi yerine iktidar ve çıkarı ön plânda tutmakta hiç bir sakınca bulmamaya devam etmişlerdir. Siyasetçiden aydına uzanan çizgide sadece “ben, kampım, hık deyicilerim, yaran veya cemaatten” olanlar gündemde olmuştur. Demokrasi, kolaycı ve basitçi bir demagojiyle gerçekleştirilen siyaset ve ahkâm kesiciliği içinde boğulmaktadır. Bakınız ahkâm kesicilere. Dün söyledikleriyle bugün söylediklerinin farklılaşmasının hiç önemi yoktur. Zira dün dündür, bugünse bugün!

Oysa ve tabiatıyla demokrasi bugüne kadar düşünülen halkın iradesine en fazla dayalı yönetim tarzıdır. Ama sistemde siyaseti yönlendirenlerin halkın iradesinin yansımasına daha çok şans verecek uygulamalara imkân tanımamağa gayret edilmiştir Liderler sıraladıkları seçim listelerinde yaran ile değerliyi birbirinden ayırmamaya devam etmişler ve halka da konuda şans tanımamışlardır.

Bu durumda da Mecliste tabiatıyla çirkinleşen kavgalara rastlamak mümkün olacaktır. Çünkü dilin kemiği olmadığının idrakinde olanların sayısının azalması, başta liderler olmak üzere, bu eğitim sistemi içersinde giderek çoğalmaktadır. Oysa kamuoyunun gözü önünde olan ve vekâleten milleti yansıtan T.B.M.M. gelecek nesillere örnek olmak mecburiyetindedir. Evet demokrasi, en doğru yönetim tarzıdır ama hatadan arî de değildir. Doğruları ve yanlışları vardır. Zaman olgunlaştıracaktır. Ki halkın olgunluğu, çoğu defa dile getirdiğim gibi, kendisini yönetmeye talip olanlardan daha ileridedir. Halkımız devlet anlayışına olan saygısının yanında tevekkül, teenni, tahammül, itidal gibi sağduyusunu kuvvetlendiren değerlere sahip olduğunu defaatle ispatlamıştır.

Ve bir şeyi daha belgelemiştir. Bu, değer hükümlerine yakın olanların ve de kendisini küçük görmeyenlerin davranışlarının, diğerlerine yani kendisine tepeden bakmakta olanlara göre daha az aldatıcılık taşıdığının tespitidir. Bir nevi güven duygusudur. Bu yüzdendir ki aradaki kısır döngülere ve de darbelere rağmen Türkiye’de demokrasi birçok Gelişmekte Ülkeye göre, aksak da olsa, yürümektedir.

Ancak demokrasiyi daha sağlıklı ve medeni bir yapıya kavuşturmak için önce halkın katılımına daha çok imkân verecek olan siyasi parti yapılarındaki lideroksinin ortadan kalkması ve bunun için de seçim sisteminin değiştirilmesi gerekmektedir. Çıkış yolu liderlerin iki dönemden fazla parti başkanlığı yapmalarının önlenilmesi ve de iki dereceli dar bölge seçim sistemine geçmektedir. Böylece bir arkadaşımın “neden” sorusunun cevabı verilmiş, yani onun partisine oy verme şansım artmış olur. Böylece kendisinin bir altında bulunanın ne mal olduğunu bilmemden ve vereceğim oyun ona da yarayacağını düşünmekten kurtulmuş olurum!.. Tabii buradaki ben öznesi toplumdaki pek çok kimse için geçerlidir. Böylece seçilmiş insanın mesuliyetine daha çok katılınmış olunur…   

Seçilmişlerle askerin ilişkileri arasındaki kısır döngü ise sistemin daha demokratikleşmesi ve müesseslerin kendi görev şuurlarına varmalarıyla mümkündür. Fakat bu herhalde “asker yönetmek bir sanattır” diyen yıllarca askeri darbelere muhatap olmuş ve şapkasını alarak postu bırakmış birinin söyleyeceği tarzda olmamalıdır.

Şurası doğru. İnsan yönetmek bir sanattır. Tabiatıyla buna asker de dâhildir. Ama herhalde bunu en son söylemesi gereken kişinin Demirel olduğu da muhakkaktır. Fakat acıdır bu sözü dile getirenin Demirel oluşu sanırım demokrasimizin neden mesafe alamadığını delillendirmektedir. Demokrasi açmazımızdaki asıl sıkıntı bilindiği üzere askeri veya sivil bürokrasinin zihniyetindedir.  Ellerine geçirmiş oldukları “iktidar gücünü” bazen açık, bazen de gizliden gizliye sürüdükleri hâkimiyet unsurlarıyla devam ettirmekten kolayca vazgeçmek istememektedirler.

Silkinmenin ilk adımı, 86 maddesi değişmesine rağmen kimse dile getirmese de pelesenk halinde 1982 Anayasası ifadesi kullanılan yasa yerine daha demokratik ve sivil bir Anayasa yapmaktır. Zaman geç midir? Hem evet, hem hayır!. Meclis’te uzlaşma olur mu? Bugünkü CHP ile bu mümkün değildir! MHP mi? Maalesef bu noktada köprüler atılmıştır! O halde Anayasanın orasını, burasını geçici olarak boyayarak ayakta tutmağa çalışmaktan başka çare şimdilik görünmemektedir. Bu yapılsa bile, hatta Anayasa baştan sona değişse bile, partiler kanunu ve de seçim sistemi değişmedikçe demokrasimizde ne kadar yol alınır?

Doğrusu endişelerim var. Fakat her şeye rağmen G-20’ler arasında yerini almış ve de 60 yıldır doğrusu ve yanlışı ile demokrasi adımlarını atmakta ısrarlı olan halkımın ekonomik eşikten sonra içinde siyasi ve de hukuki unsurlar da olan sosyo-kültürel eşiği aşacağına inanmaktayım. Bugüne kadar ülkemizde modern ülkelerdeki gibi demokrasinin işlemeyişinin cevabını ise, ne yazık eski bir darbeci Muhsin Batur’un şu cümlesinde bulmak acıdır ama doğrudur: “Eğer demokrasi işlemiş olsaydı beni asarlardı!”.