Filistin-İsrail Barış Görüşmeleri!

29

Türkiye’de, neredeyse üç ay süren ve neyse ki biten, bir referandum macerasının peşine takılmış giderken kamuoyunca dış dünyada gelişen, ayrıca önemli varsayılan, bazı olayların üstünde fazlaca durulamadı… Oysa sn. Davutoğlu’nun Dış İşleri Bakanlığı ile dünyadaki bütün genel dış politika olaylarla ilgilenilme süreci yaygınlaştırılmış, özellikle de komşu ülkeler nezdinde Türk hariciyesi önemli adımlar atmıştı. Hatırlardadır… Bilhassa Orta Doğuda barışının temel hareket noktasını belirleyecek İsrail ile onun Arap komşuları arasındaki ilişkilerinde Türkiye, başarılı bir arabulucunun yapması gerekenleri gerçekleştirmeye başlamıştı. Fakat İsrail devleti idarecilerinin, gayri samimi tutumlarının bir yansıması olarak çok yönlü saldırganlıklarını devam ettirmeleri önce Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin bozulmasını; bilâhare Suriye ile sürdürülmekte olan müzakerelerin sabote edilmesini gündeme getirecekti..

Ağustos ayında Washington’da yeniden, -kaçıncı başlangıç olduğu artık hafızalardan bile silinmekte olan-, Filistin Devleti(!) ile İsrail arasında Barış Görüşmeleri başlayacaktı. Görüşmelerde ABD’nin yanında müşahit olarak Mısır ile Ürdün devlet Başkanlarının yer alması bende, barış görüşmesinin temelindeki sıkıntılar dışında bu ikilinin barışta ne kadar başarılı olabileceğine dair bir sualin sorulması ihtiyacını doğurdu. Tabiatıyla konu İsrail olunca akla pek çok başkaca soru birbiri peşi sıra gelmektedir!.. Ama önce düşünülmesi gerekenin Filistin’in kendi içindeki bölünmüşlüğünün, daha acısı FKÖ ile Hamas arasındaki kanlı çekişmenin, ortadan kalkmadığı ve/veya kaldırılmasına imkân verilmediği bir ortamda, FKÖ’ce sürdürülecek müzakerelerin Filistin halkını ne kadar temsil ettiğidir! Sonra da bölünmüş Filistin idareleri arasında ağırlık taşıyacak ve çözüme yardımcı olacak ülkeler Mısır ile Ürdün müdür?

Şöyle bir düşünelim. Mısır, bölgede Suudi Arabistan yöneticilerinden sonra ve belki onlar kadar, âdeta bir sömürge bağımlılığı ile, ABD dış politikaları uyduluğunu sürdürmektedir. Öyle ki Filistinliler için hayati öneme haiz ve dış dünyayla bağlantı kurdukları kapılar, Mısır tarafından şu veya bu sebep bahanesiyle Bayram da bile kapatılmaktadır!.. Bu yüzden Mısır idarecilerinin Filistinliler üzerindeki güvenirliği, sanırım, tartışmaya açıktır. Ürdün’ünse zaten Filistinli göçmenlerle başı derttedir ve mümkün mertebe meselenin dışında kalmaya gayret etmektedir. Kısaca bu iki Arap ülkesinin gerek ikili siyasî yapı içindeki Filistinlilere, gerekse İsrail ile olan mesafeli ilişkileri dolayısıyla İsrail’e, dolayısıyla taraflara barış müzakerelerinde baskı yapıcı bir ağırlık taşımaları mümkün olmadığı gibi, üstelik siyaseten ve iktisaden de, özellikle İsrail açısından, umursanacak noktada değillerdir.

Gelelim İsrail’e… Önce dünya kamuoyundan gelen samimi ve/veya göstermelik bütün baskılara rağmen İsrail devlet yöneticilerinin davranışları gözetildiğinde,  ciddi anlamda barış istediklerine inanmak mümkün değildir. Üstelik bu ikiyüzlü davranış biçimi, İsrail devletinin kuruluş yıllarından beri sürüp giden bir politikadır. Şöyle çok eskilere değil biraz gerilere dönerek hatırlamaya çalışalım. Türkiye’nin Suriye üzerinde ağırlığını koyarak Suriye ile İsrail arasındaki ihtilafları çözme arayışlarında, İsrail’in başta Başbakan seviyesinde olmak üzere devletin hemen bütün yöneticileri bir taraftan barış taraftarı görünürken öte taraftan aynı günlerde “orantısız güç kullanarak” Filistin halkına büyük mezalim uygulama kararlılığından vazgeçmemişlerdir. Aralık 2008’i unutmak mümkün değildir.. Benzer samimiyetsizlik örneklerinin sayısı arttırılabilir. Meselâ Türkiye ile Suriye ihtilafı konusunda yapılan ve gizli kalması gereken görüşmeleri basına sızdıran İsrail yetkilileri olacaktır!…

Üstelik genel bir bakış açısıyla açıktır ki İsrail’in Suriye olan ihtilafları, Filistin’in devletleşme kurgusuyla kıyaslanmayacak kadar hafiftir ve buna rağmen İsrail siyasetçilerinin davranış biçimleri samimiyetsizliklerini ortaya koyan delillerdir. Esas itibariyle bütün bunlar İsrail devletinin kuruluş felsefe ve ideolojisini yansıtmaktadır. Yok efendim, İsrail’in kuruluşundan şu kadar yıl geçti, o ideoloji geride kalmıştır gibi düşünülse, buna İsrail Başbakanı Netanyahu’nun görüşme masasını otururken kafasındaki arka fikrin ne olduğunu ortaya çıkaran aşağıdaki sözleri tekzip edecektir. Bu sözler, son Washinton Barış Müzakeresinin de temelini teşkil ettiği ifade edilen 1993 Oslo Anlaşması ile ilgilidir ve aksini henüz dile getirme ihtiyacını da duymamıştır. Bakınız bay Netanyahu neler söylüyor: “Seçimden önce bana anlaşmalara uyup uymayacağımı sormuşlardı. Uyarım ama onları, 1967 sınırlarına gidişin önüne geçmeyi önleyecek şekilde yorumlarım. Böylece Oslo anlaşmalarına fiilen son vermiş olurdum.” Özetle dış politikalarında ikili oynayan Netanyahu, kendi ülkesinde seçimlere giden yolda samimi itiraflarda bulunmaktan kaçınmamaktadır ama!..

Ve İsrail Başbakanı Netanyahu Barış Masasına oturduğu günlerdeyse Dünya Yahudi Örgütlerinin tamamının katıldığı “Dünya Yahudileri Kongresi” Kudüs’te toplanmaktadır… Ne tesadüf değil mi!..  Bütün bunlar bir şeyi göstermektedir. İsrail devleti önce güçten, sonra da çıkar hesabından anlamaktadır!. Güç aldığı yer Dünya Yahudilerinin, özellikle dünya ekonomisi ile açıkça gündemde görülmeyen ve fakat sürdürdükleri sosyo-kültürel unsur ve kurumlar üzerindeki hâkimiyetleridir. Bakınız bütün dünya devletlerinin finansman ve de ticari hareketlerine, özellikle de ABD’nin ekonomik güç ve yapısına, orada Wall Street’in finans çevreleri görülecektir. Bu imkânlarla yani finans kaynaklarından hareketle, başta film ve iletişim endüstrisi olmak üzere de kültürel emperyalizme yol açacak güç kaynaklarının elde edilerek kullanılması da kendiliğinden tahakkuk ettirilmiş olmaktadır. Böylece de uluslar arası kurumlar üzerindeki müessiriyet ve İsrail çıkarlarına uygun olmayan kararlar karşısındaki umursamazlıkları tabileşmektedir!.

Bu umursamazlık hemen bütün B.M. ve/veya uluslar arası kurumların aldıkları İsrail aleyhinde kararlar için geçerlidir!.. Hatırlayınız.. Geçen yıl B.M. İnsan Hakları Konseyince, bardağı taşıran son damla olarak görülen ve nihayet Goldstone tarafından hazırlanan İsrail’in Gazze’ye uyguladığı “orantısız güç kullanımı sonucunda Filistinlilerin topluca cezalandırıldığı” yönündeki rapor, tescil edilecek ve İsrail’in kınanması kararı alınarak konu Güvenlik Konseyine intikal ettirilecektir. Ve fakat!.. Kınama kararı ABD, İngiltere ve Fransa’nın reddiyle karşılaşacaktır.. Yani! İsrail’in açık ve gizli gücü karşısında ona şu veya bu zeminde bağımlı olanlar, çıkar uşaklığını beşeri değerlere feda etmekten kaçınmayacaklardır. Bu esas itibariyle Batı siyasetinin tabii ahlâkıdır ama çoğu defa dikkatlerden kaçmaktadır..

Görüldüğü üzere İsrail’in ABD nezdinde ağırlıklı olarak kullandığı ve de uluslara arası kuruluşlara da sirayet ettirdiği çok yönlü güç stratejisi, genel olarak dünya kamuoyundaki tepkileri umursamamasının temel sebebidir ama tek unsur da değildir. Burada başkaca hususlara da göz atmak gerekecektir. Bunlardan birincisi, 2’nci Savaşı sonrasında Orta Doğu’da İsrail Devletinin kuruluşu gerçekleştirildikten sonra, karşılıklı çıkarlara bağlı olarak, bölgenin kontrolü için İsrail’e başta ABD ve Gelişmiş bazı Batılı devletler ile dünya genelindeki Yahudi unsurlardan temin edilen yardım ve desteklerle İsrail’in güçlü bir devlet haline getirilmiş olmasıdır. Bugün İsrail başta telekomünikasyon, savunma sanayi, nano-teknoloji, elektronik ve nükleer teknolojide küresel bir aktör haline gelmiştir! Bir diğer husus, İsrail’in kuruluş ideoloji ve felsefesidir. İsrail Devletinin kuruluştaki temel unsur dini motiftir ve altında vaat edilen topraklar hedefi bulunmaktadır. Bu hedefin gerçekleşmesi içinse güçlü olmak, düşman yaratmak, Yahudileştirmek ve sosyo-kültürel emperyalizmin bütün araçlarını kullanarak yararlanmak vardır.

Yukarıda sıralananlara başkaca hususlar da ilave edilebilir ama sadece bu gerçekler yüzden bile Orta Doğu’nun o bölgesinde, bütün dünya bir araya gelse(!), barış mümkün görünmemektedir. Üstelik İsrail vatandaşı olmakla beraber ikinci sınıf statüleri dolayısıyla basit ve ağır işlerde kullanılanlar durumuna getirilmiş 1 milyon civarındaki Filistinlilere, bu yapıyı kurallaştırmış olan 30 civarındaki kanunun iptali ile Yahudiler gibi hak kazandıracak uygulama, İsrailliler için, düşünülmesi mümkün olmayanlardandır. İşte bu yüzden bir taraftan “eh işte oturduk!” diyebilmek üzere Barış Masasına oturulacak, diğer taraftan uluslar arası kurumlar dâhil kimseyi umursamadan varılmış kararlar ve verilmiş sözler tutulmayarak yeni Yahudi Yerleşim Yerleri yapılmaya devam edilecektir.

Kısaca Washington’da başlatılan yeni Filistin-İsrail görüşmeleri, tekrar rafa kaldırılıncaya kadar, ABD’nin yeni siyasi bir oyuncağından başka bir şey değildir… Uluslararası Kurumlar mı?… Bugünkü statüleri ile onların gücü ancak Greko-Lâtin-Hıristiyan ve Yahudi olmayanlara yetmeye devam edecektir. Taa ki Gelişmekte Olan Ülkeler bu zihniyete hesap sorabilecek şuur, birliktelik ve güç haline gelebilsinler. B.M. Teşkilâtından başlayarak yeni yapının oluşumundaki önder rollerden birini yüklenmek sorumluluğu ise, geçmiş yüzyıllardan bugüne uzanan devlet varlığı ile Türkiye’nin omuzlarındadır.