Eksen Değişimi Fanatizmi

27

Bu yazıyı neden yazmaya karar verdim? Çünkü bakıyorum Türkiye giderek hemen her konuda fanatikleşiyor. Öyle görülüyor ki her gün biraz daha doğruları ve yanlışları ayırmaktan imtina eden fanatik bir toplum haline gelmekteyiz. Meselâ siyasette eğer şu partiye meyilliysek onun yaptıkları yüzde yüz doğru, diğerlerininki tamamen yanlış!.. Böyle şey olur mu? Meselâ ben iktidar partisinin pek çok yaptığını beğenmiyorum, ama dış politikada atılan bazı adımları “ben de olsam böyle yaparım” diyorum. Peki ya siz? Şimdi, dünden bugüne, dış politikamızdaki gelişmelere şöyle bir göz atalım…

Türkiye, ilki Atatürk döneminde sonra DP ve Anavatan iktidarlarında dış politikada önce komşu, genelde ise bütün dünya ülkeleriyle karşılıklı çıkarlara dayalı uzlaşma arayışları içinde olmuştu. 2’nci Dünya Savaşının getirdiği bölünmüşlük Türkiye’yi infiratçı bir içe kapanmışlığa götürmüştü. Sonrasında Türk dış politikası Tanzimat’tan itibaren süren omurgasız Batı hayranlığının etkisi altında SSCB’nin yayılmacı politikalarının da artışıyla kayıtsız şartsız Batının peşine takılmağa sürüklenecektir. Bu noktada siyasi konjonktürün zorlamaları yanında, okur-yazar olma vasfını aşamamış aydınımızın(!) Batı bilimiyle Batılının kişiliğini ve değerlerini birbirlerine karıştırması gerçekte bu zümrenin kişilik ve değer buhranı içinde olmasıyla kalmamış sosyo-kültürel yapımız kadar dış politika uygulamalarımıza da yansımıştır.

DP iktidarının, Batılı hegemonyalı baskılardan uzaklaşabilmek ümidiyle “Bağdat Paktı” veya 1957 sonrasında SSCB ile özel ilişkiler kurma arayışları ise, kalkınma hamlelerinin içine sürüklediği iktisadi bağımlılıklar karşısında maalesef netice alıcı olmamıştır. Öyle ki iktisadi yapı kadar askeri bağımlılığımızın da, 27 Mayıs Darbesine giden yol haritasında ABD kaynaklı “hık deyiciliğe” sebep olmadığı söylenilemez!.. Dış politikada daha radikal yeni arayışların ortaya çıkması için Özal dönemini beklemek gerekmiştir. Ancak bu süreç daha ziyade pragmatik bir anlayış içersinde iktisadî kalkınma amaçlı yeni dış bağlantılar iştiyakı taşır. Gerçekte, o zaman dilimi için, doğru olan da budur. Zira içine kapalı bir ekonomiden çıkılmadan dış politikada yeni hamleler yapabilmek mümkün değildir. Nitekim 1980 öncesi Erbakan’ın yapmak istediği yeni tarz dışa açılma arayışları, biraz da bu yüzden, Karagöz Perdesi görüntüsünü aşamamıştır.

Nihayet Türkiye, 1989 yılında SSCB’nin yıkılmasıyla ortaya çıkan Yeni Dünya Düzeninde yeni bir şans yakalayacaktır. Başlangıçta topallasa da bu şansı olumlu bir mecraya çekecek olan 2001 yılında Türkiye’nin yaşamış olduğu iktisadî krizi, hasarlı alsa da, başarılı bir şekilde atlatabilmiş olmasıdır. Böylece Türkiye, geçmiş yüzyılların büyük devlet yapısı da dikkate alındığında, artık dış politikada yeni hamleler yapabilme ortamına sahiplenebilmiştir. Vakta ki, başta komşu ülkelerle ve genel dünya politikalarıyla değerlendirilebilsin!..

Esas itibariyle güçlü veya gelişmiş ülkelerin dış politikalarına şöyle bir göz atılabilinse görülecektir ki bu ülkeler, komşularıyla en düşük seviyede ihtilaflı olmayı hedeflemeleri yanında, ekonomi başta olmak üzere, sosyo-kültürel ilişkilerini en üst düzeyde sürdürme çabası içindedirler. İşte ülkemizde bazı çevrelerin görmek istemedikleri ve Türkiye eksen değiştiriyor nakaratı altında ileri sürdükleri gerçek bu bakar körlükten neşet etmektedir. Bir başka ifadeyle belli kesim ya ülkemizdeki muhalefet anlayışının “muhalefet için muhalefet yapmak” saplantısından kurtulamamaktadırlar. Yahut bazılarımızın “Batı bağımlılıklarının uydulaşma seviyesinde olmasından” kaynaklanmaktadır.

Dilerseniz aralarında tabiatıyla beğendiklerimiz ve beğenmediklerimizin de olduğu son zamanlarda süregelen dış politika hamlelerine şöyle bir bakalım.. Bunların külliyen hepsi yanlıştır veya doğrudur demek herhalde samimi bir davranış biçimi olmaz. Meselâ komşu ülkelerle adı “sıfır sorun politikası” olan, esasta mümkün mertebe ifadesini dile getirmek durumunda olduğumuz arayışlara, önce ABD uyduluğu veya BOP eş-başkanlığı ifadelerini kullandıktan sonra, son zamanlarda aynı mercilerin eksen kayması yaftasının takmaları doğrusu, bence, şaşırtıcı değildir! Ama her halde insan yapımızın fanatikleşmesini açısından önemli bir göstergedir!..

Oysa Türkiye’nin dış politikadaki yeni hamlelerinin komşu ve çevre ülkelerle iktisadî entegrasyonu arttırdığı ve de genelde daha fazla hamle yapabilme şansını verdiğidir. Esas itibariyle özellikle beşeri dinamikler bakımından pek çok ülkeden daha fazla gelişmişliğe sahip Türkiye böylece Batının çıkarcı kaprislerine karşı kullanacağı başkaca kozlar elde etmiş olmaktadır. Dış politikadaki bu hareketliğe bir başka açıdan yaklaşıldığında ortaya çıkacak olansa Avrasya, Ortadoğu ve Afrika zeminindeki ülkelerin sosyo-kültürel bakımdan Türkiye ile daha çok benzeştikleri ve yakınlık taşıdıklarıdır. Tabiatıyla vize muafiyeti, iktisadi bağlılık, sosyal iç içelik gibi hususlarda olumlu bazı noktalar yanında olumsuzluklar da taşıyacaktır! Ama bu küreselleşen bir dünya düzeninde, genel bir kavram olarak zaten kaçınılmazlardandır! Kısaca dış politikadaki karşılıklı çıkarlar “ütmek” üzerinde kurulmadığında daha düzenli bir şekilde işler. Bu noktadan hareketle yüzyıllardır sadece ütmeyi hedeflemiş Batı zihniyeti karşısına bir takım başkaca alternatiflerle çıkmak gerekir.

Bazı kesimlerin eksen kayması olarak ifadelendirdikleri ortamda, ortaya çıkanlara şöyle kısaca bakalım. Mavi Akım projeleri ve Nükleer santral yapımı yanında dostluğunda ve birlikte yaşama şuurunun karşılıklı yerleşmesi halinde iki ülke için de büyük faydalar sağlayacak olan Rusya Federasyonu ile olan işbirliği. İran’la ilişkiler ve bu meyanda gerçekleştirilen nükleer takas anlaşması. Uluslararası bu uzlaşmayı başarısız kabul etmek için herhalde “at gözlüğü” takmış yahut konuya Türkiye’yi yönlendirenlerin bugün ambargo koyanlar olduğunu görmezliğe gelmiş olmak gerekir! Efendim Batıyı karşımıza alıyoruz, Türkiye İranlaşıyor safsataları ise en hafif tabiriyle ne Batılıyı, ne de yüzyıllardır devlet geleneği olan Türk insanını tanımamaktır… Üstelik aynı Batının ambargo uygularken çıkar alış verişini sürdürdüğünü de unutmuş veya görmemiş olmak gerekir!. Fakat yukarıdaki doğrular yanında yarını gören bir dış politikanın İsrail’in OECD üyeliğine “evet” demesini anlamam zordur! Tıpkı Türk Dış İşleri Bakanının sn. Barzani’ye “ağabey” diye hitap etmesini içime sindirmem mümkün olmadığı gibi..

Bir iddiaya göre dünya yeni yüzyılda Bloklar anlayışından çıkmıştı!.. Görülense dünya siyaset perdesinin AB, AGİT, AKKA, İKÖ, G8, G20, ŞİÖ gibi bloklaşma temayülleri içinde yüzmeğe devam ettiğidir!.. Bu durumda yüzyıllardır Orta Asya’daki varlığından bu yana yüzünü hep Batıya dönmüş Türk devletinin, 60 yıldır hedef olarak gördüğü AB varlığı ile bütünleşmesi, Avrupa’nın Greko-Latin-Hıristiyan ideolojik saplantısından kurtulamamış olması yüzünden gerçekleşme şansı zayıf bir olgudur. O halde Türkiye’nin AB hayali gerçekleşse bile kendine daha geniş bir saha araması kaçınılmazdır. Üstelik AB’ne giriş yapmadan kayıtsız şartsız bir teslimiyet olamayacağına göre, -ki teslimiyet uyduluğunu hazmedeceklerin de aramızda olduğunu bilerek-, Türkiye’nin herhalde yeni dünya düzeni oluşumlarını ihmal etmemesi gerekmektedir. Hele, bir de, hâlâ hâkim ülke vasfını sürdürmeğe çalışan ABD’nin Türkiye’yi bazen Suudlaştırmak, bazense Mısırlaştırmak arzusunu taşımakta olduğu düşünülürse, Türkiye’nin, geçmişte de denediği KEİB örneğinde olduğu gibi, bugün daha güçlü olarak imkânlarının fazlalaştığı bir ortamda kendine yeni ufuk arayışlarında olmasından daha tabii bir şey olamaz…

İşte vizelerin kaldırılışını, iktisadi ve bağlı olarak sosyo-kültürel işbirliği arayışlarını ihtiva eden CICA (=Asya’da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı), şimdilik 4 devletle kurulmuş olan ve gelecekte sayılarının artacağına inandığım Türk-Arap İşbirliği Forumu ve tabii olarak ihmal edilmemesi gerekli şart olan Türk Devletleri İşbirliği bu zemindeki oluşumlardır.. Bunlar Batı uyduluğundan kurtularak kendine yeni dış politika ufukları arayan bir ülke için kaçınılmazlardır. Bu zemine Afrika ülkelerini, Lâtin Amerika devletlerini eklemeğe başladınız mı işte o zaman kelbî karakterli Batı dünyasını daha yakından tanıma şansını elde etmiş olunur… Ve sanırım Türkiye’nin yapmakta olduğu da bu olmalıdır..

Aman efendim İslâm Cumhuriyeti olduğunu söyleyen İran’la bu kadar yakınlaşmak, Hamas’a kucak açmak doğru mu? İşte bizdeki kafa yapıları bağımlı monşerlerle bazı okumuş-yazmışlarımızın “at gözlüğü” penceresinden bakarak görmedikleri veya görmek istemedikleri bunlardadır.. Dış politika, öncelikle komşu ve çevre ülkelerle asgari müşterekten azamiyi aramak unsurlarına sahiptir. Bazen riskli de olsa arayışlarda geniş boyutları denemek gerekebilir. Büyük devlet olmanın ilk güzergâhı çevre ve komşu ülkelerdedir..

Bu noktada dünle bugünü kıyaslamak yeterlidir ama!.. Unuttuğumuz bir şey daha var. Ülkemizdeki fanatiklik sadece sporla kaim olmaktan çıkmıştır. Fanatizm aynı şekliyle siyasette, hatta millî menfaatlerin icap ettiği ortamlarda bile sürmektedir! Çünkü eğitim sistemimiz diyalogu, karşılıklı dinlemeyi ve değerlendirmeyi değil, tek doğru ile tek yanlışı öğretmiştir. Bunun için var olandan istifade ederek yeni ufuklara yönelmektense, özellikle aydın kisvesi giymiş olanlarımız, yıkarak yapmayı tercih etmektedirler. Yani iktidar karşıtı ise, bugün yapılanları dün kendileri söylemiş olsalar bile, iktidardakilerin bütün yaptıkları yanlıştır veya tam tersi!.. Samimiyet mi dediniz? Efendim önceliğimiz fanatizmdedir! Kusura bakmayın..