Dostluk Üzerine

34

Geçen haftaki yazımızda, haddimiz olmamakla beraber, gönül üzerindeki düşüncelerimi dile getirmeye çalışmıştım. Bugünü ise, yine Çinili Camii cemaatıyla paylaştığım, günümüzde giderek azalan ve neredeyse bireysellik kavramıyla yok olan bir derinliğe “dostluk” konusuna, o günkü konuşmamdan alıntılarla temas etmek istiyorum. Ve diyorum ki gelin dostlar konudaki görüşlerinizi benimle paylaşın. Kim bilir belki bu “bireyselleşen” ve bunu marifetmiş gibi çocuklarımıza sunan aydın geçinenlerimize rağmen, hepimiz açısından, yeni bir adımın atılmasına vesile olur. Kör kuyuya taş atmak gibi! Varsın öyle olsun… Dostluk konusundaki düşüncelerime de sözlükteki anlamıyla başlamıştım…

“Sözlük dost kelimesini şöyle açıklıyor: sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş. İşte gönül ile dostluğun bağı bu son kelimede bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor. Özetle Sözlükte de, dostluk ile gönlün beraberliğini dile getiren ifade “gönüldaş”. Ne güzel değil mi? Fakat dostlukla gönülü bağlayan yakınlık şüphesiz burada noktalanmıyor. Konu çok daha derinlerde olmalı. Öyleyse biraz daha araştırmakta fayda olacaktır.

Çok eski çağlardan beri, yani insanoğlunun düşünmeye başladığı zamandan beri, akla gelen sorular olmuştur. Bunların başında şüphesiz yaratılışın sırrına ulaşmak vardır. Düşünürler, filozoflar yüzyıllar boyu bunu araştırmışlardır. Ta ki peygamberlerden cevaplar gelsin. Ama arayışlar durmamıştır. Bu arada ya “inkâr” veya “Yaradan’a giden yol üzere olunmuş ve Yaradan’a ulaştıracak vâsıta aranmıştır.

Gönül bu vâsıtalardan biridir. Bir başka vâsıta ise dostluktur. Bunu ben söylemiyorum. Eski çağ düşünürlerinden Çiçero diyor bunu. Önce şunu diyor: “Ben ruhun vücutla birlikte öldüğünü, ölümle her şeyin yok olduğunu söyleyenlerin fikrinde değilim.” Sonra, ölmez ruhların dostluğa olan ihtiyaçlarını dile getiriyor Çiçero kendi deyişi içinde. Ve dostluğun Ölmez Tanrıların insanlara verdiği en güzel şey olduğunu söylüyor: “Dostluk, insanlara ve Tanrılarla ilgili her şeyde, teveccüh ve şefkat duygularıyla anlaşmasıdır. Bilgelik bir tarafa bırakılacak olursa, Ölmez Tanrıların insana bundan daha iyi bir şey verdiğini sanmıyorum.” Çiçero, dostluğun yüceliğini, bazı kıyaslamalar ve değerlendirmeler yaparak şöyle tamamlar; “Kimi zenginliği, kimi tam sıhhati, kimi nüfuzu, kimi mevkileri, birçokları da zevkleri tercih eder. Bu sonuncusu hayvanlara yaraşır; ötekiler ise geçici, şüphelidir.”

Bu değerlendirmeye katılmamak mümkün mü? Dostluk Cenâb-ı Hakk’ın kullarına, insanlara bahşettiği şüphesiz en güzel birliktelik anlayışıdır ve karşılıksızdır. Eskilerin deyimiyle “garazsız-ivazsız”. Yani hiç bir şey istemeden… Evet dostlukta karşılıksızlık vardır veya öyle olması gerekir. Bunu pek çok düşünürün de söylediğini, hatta çok eski çağlarda yaşayan düşünürlerin, feylesofların da aynı noktadan hareket ettiklerini göreceğiz. Çiçero, dostluk için geçerli olan değerler içinde “doğruluk, dürüstlük, hakseverlik ve cömertlik” gibi hareket ve hayat tarzlarının bulunduğunu söyledikten sonra şöyle özetler: “Dostluğu insanla ilgili her şeyin üstünde tutmamızı tavsiye ederim. Ve dostluk ancak iyi, faziletli insanlar arasında olabilir.”

Sonra da düşüncelerini şöyle açıklar; “Menfaatler çok defa kendine dost süsü veren vaziyet icabı saygı, ilgi gösteren insanlardan bile elde edilebilir. Hâlbuki dostlukta hiç bir şey yalan ve yapmacık değildir. Her şey gerçektir ve içten gelir. Dostluğu ihtiyaç değil, tabiat doğurur. Dostluğun menşeinde ondan ne menfaatler elde edileceği fikrinden çok, ruhların sevgi ile bağlanması vardır. Dostluğu perçinleyen menfaat olsa, menfaat ile dostlukların çözülmesi gerekirdi; ama tabiat değişmeyeceği için gerçek dostluklar ebedî olur”.

Tuhaf bir bütünleşme ile Çiçero’dan Mevlânâ’ya, onlardan günümüze uzanan sevgi ve aşk dağarcığında kümelenerek gelen dostluk çağlayanının temelinde, Allah’a giden güzergâh asıl hareket noktasıdır. Kimine göre ölmez Tanrıların belirlediği ruhların sevgisi, kimilerine göre Hakk-el yâkin olmaktan geçer bu yol. Amma bunun için de Dünya’da dostluğa ihtiyaç vardır. O halde dostluk ahlâkının, karşılıksız olması açısından, genel ahlâkın gönülle bütünleşen noktasında olduğunu söylemeye ihtiyaç bile duymamak gerekir.

Çıkar veya dünkü deyişle menfaat dostlukları zedeleyen en önemli husustur. Ancak bu, dostlukta hiçbir menfaat ilişkisi yoktur anlamına mı gelmektedir? Bunun cevabını Çiçero şöyle verir” Menfaatler dostluğu doğurmaz. Dostluğun, olsa olsa dostluğun arkasından gelebilir. Zira dostluğun temelinde fâzilet (erdem) vardır. Ve dostluğu hem doğuran, hem de onu devam ettiren “iyi insanların sahip olduğu erdemdir”. Erdemden daha çok sevilebilecek hiçbir şey yoktur, hiçbir şey onun kadar kendine sevgi çekmez. Bunun için erdem ve dürüstlükleri için hiç görmediğimiz insanlara bile bir sevgi duyarız”.

Şu hâlde dostluk sanıldığı kadar sathî bir bağ değildir. İnsanlar arasında, yaradılışları gereği sosyal bir bağ vardır. Bu bağın ilk fizyolojik yapısı akrabalık bağlarıdır. Amma akrabalık bağları çoğu defa dostluk bağları kadar sağlam olmaz Bunu bir bilge büyüğümüz şu sözlerle açıklamıştı: “İnsanlar, gerçek insanlar hâl-i cimâ’dan doğmazlar. İnsanları gönül döller… Gönül çocukları bu bakımdan ayrıdır. Ve gönül çocuklarının çoğu onun için “yol evlâdı” oluyorlar, “bel evlâdı” olmuyorlar.

Tasavvufta “yol oğlu” olmak “bel oğlu” olmaktan mukkademdir.” Görüldüğü gibi dostluk, gönle uzanan yoldaki bir çizgidir. Yine karşımıza gönül çıkıyor. Gönül çağrışımdaki hakikatse, hatırlayalım, sevgiden geliyordu: “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım”. O halde gönlü Hz. Hüseyin’in tarifi ile bir kere daha hatırlayalım: “Ey beşeriyet, en büyük hazinen kendi özünde, kalbinde gizli olan gönlündür. Onun dışında kuruduğun bütün nispetler, rakamlar kesretin evhamıdır.”

Çiçero’nunsa ölçüleri bitmez: “Kimisinin ne kadar seciyesiz olduğu az para ile anlaşılır. Az paraya kapılmayan kimisi de, çok para önünde ne olduğunu meydana kor. Parayı dostluğa üstün tutmayı küçüklük sayan kimseler bulunsa bile, mevkii, askerî kumandanlığı, idarî memuriyetleri, nüfuzu dostluğa üstün tutmayanları bulmak kolay değildir. Dostluğa başlamak kolaydır. Ancak onu devam ettirmek daha da zordur. Çünkü bir menfaat ayrılığı sık sık ortaya çıkabilir veya devlet işlerinde aynı fikirde olunmaya bilinir. Hatta insanların tabiatı da değişebilir. İnsanın felâket yüzünden başka üstüne çöken ihtiyarlık yüzünden başka tabiatı vardı.

Bazılarının önceleri iyi ahlâklı iken, kumanda ve nüfuz sâhibi ve saadete eriştikten sonra ahlâklarının değiştikleri, eski dostluklarını hor görüp yenilerine bağlandıkları da görülebilir.” Siyaset dünyasında dostluk ne kadar zor görünüyor! Sadece zamanımızda bunun böyle olmadığını Çiçero, doğrudan dostlukların geliştikleri zemini incelediği sohbetinde, siyaset kadar servetin de gerçek dostlukların doğuşunu ve yaşayışını engellediğini söyler: “çok zengin insanların servetinin vefâlı dostlukları kendilerinden uzaklaştırmış olduğu görülür. Aynı şekilde siyasî hayata atılmış insanlar arasında da gerçek dostluklara çok güç rastlanır. Bilhassa önde giden kişilere, liderler, önderlere yalancı bir saygı gösterilir. Ve düştüklerinde ne kadar az dostları olduğu görülür.”

Hatırlayalım dilerseniz… Peygamberimiz buyuruyorlar ki; “Sizler birbiriniz sevmedikçe, iman etmiş sayılmayacaksınız”. Sevgi sadece dostluğun değil imanın şartlarından biri. O halde? Dostluğun mahiyetini anlamak için insanın kendisini sorgulaması gerekir? Çünkü herkesin kendini sevmesi, bu sevgiden bir menfaat beklediği için değildir. Aksine herkese kendi varlığı kıymetlidir de ondan. Dostluğa bunlar örnek olmalıdır. Aksi takdirde hiç kimse hiçbir zaman gerçek bir dost bulamayacaktır. Zira dost, bir başka ifade ile sanki insanın bir ikinci kendidir. Sanki iki ruhtan bir tek ruh yaratmak gibidir bu. Kısaca ve özetle, erdem hem dostluğa giden yol güzergâhı, hem de kapısıdır. Erdemsiz ne dostluğa ne de arzu edilen Hakk rızasına uygun olarak arzu edilen herhangi bir değere erişilebilir.

Parça parça pek çok şey de söyledik dostluk üzerine. Amma bilge kişi dostu gönülle bütünleştirerek kıssadan hisse içinde şöyle açıklıyor dostluğu. “Dost ol kişidir ki öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber’in yatağında yatar, O’na Şah-ı Velâyet denir. Hz. Ali’dir. Dost ol kişidir ki Yâr-ı Dâr’dır, kucağında mübarek bir emanet vardır. Bütün delikleri elbisesinden muhtelif parçalarla tıkar, son deliğe tabanını dayamıştır, kucağındaki mübarek emanet uyumayla uyanıklık içerisinde uyur görünmektedir.. Orada Ebu Bekr’i yılan sokar. Dost son deliğe tabanını, taban gibi görünen gönlünü uzatandır, gönlü ile orayı tıkayandır”.

O halde, dostluğa önce gönlümüze dost olmakla başlamalıyız. Çünkü gönlümüz Beytullah odağıdır. Yoksa bilinen söylenen, görüne basit şekliyle ve maddî anlamıyla kan pompalayan bir maddî organ olmaktan öte gidemez. Giderse dostluk, aşılamayan basamaklarla “çaresizliğe”, “vefâsızlığa” ve nihayet “bunalıma” tırmanır. Bunalım inanan insanın işi değildir. Müminin bunalımı yoktur. Bunalım olmadığında ise gönül kapıları açıktır. Ve buradan insana, oradan halka dostluk uzanır. Halka dostluk fikre dostluğu, tarihe, coğrafyaya, zamana dostluğu beraberinde getirir. Özetle kendinden başlayan, karşılıklılık hududunu yok eden, habisleşerek gönülden ve aşktan nasip alan, faziletle bütünleşen bir ihtiyaçtır dostluk…”