Dokun Geç

30

Gazetelere günlük köşe yazısı yazan dostlarıma yıllarca konu bulmakta zorlanmıyor musunuz, diye sorduğum çok olmuştur. Aldığım cevapsa, Türkiye’de yazacak o kadar çok şey var ki bazen yetişemiyoruz, demek durumunda kaldıklarında ben bunun nezaketen verilmiş bir cevap olduğunu düşünmeyi tercih ederdim. Şimdilerde, haftada bir sizlerle bu sütunda buluşma şansını yaşarken çoğu defa hafta boyunca yazmayı düşündüğüm ama bir türlü dile getiremediğim o kadar çok olayla karşılaşıyorum ki, günlük köşe yazarı dostlarıma hak veriyorum. Yazacak, hele Türkiye gibi bir ülkede, yazacak o kadar çok şey var ki!.. Bu yüzden bugünkü yazıma “dokun geç” başlığını vererek uzun uzadıya bir konuda fikir beyan etmektense birkaç konuyu ele almağa karar verdim. Bakalım başarabilecek miyim?

Önce adı TRT Şeş olarak ifadelendirilen TRT’nin Kürtçe yayın yapan 6 numaralı kanalının yayınına temas etmek istiyorum. Bu kanalda bildiğim ve dile getirildiği kadarıyla 4 ana farklı grupları bulunan Kürtlerin sadece bir bölümünün dili “Kırmançi ağzı” ile yayın yapılıyor. Oysa Prof. Dr. Şaban Kuzgun ve ekibinin 2000 yılında tespit etmiş oldukları araştırma sonuçlarına göre, ülkemizdeki Kürtlerin ancak dörtte biri, yani 3 milyon kişi, bu dili anlıyor. Bu konunun bir anlamda teyidini D.T.P. başkanı Ahmet Türk’ün yaptığı Kürtçe konuşmayı birçok milletvekili arkadaşının anlamadığına dair gazete bilgiler vermektedir. Oysa yukarıda belirttiğim araştırmaya göre bu grup içersinde asıl ağırlığı taşıyanların 8-9 milyon civarındaki Zaza’lar olduğu ve böylece Kürtlerin 12 milyonluk bir nüfus kitlesine sahip olduklarıdır. Bu noktadan bakıldığında görülen TRT 6’nın tuhaf bir şekilde Kürtler arasındaki azınlığı çoğunluğa tercih ederek ağırlıklı nüfusun anlamadığı bir dilde yayın yapmakta olduğudur. Kütçe neşriyatın Devlet eliyle yapılıyor olması doğrudur, yanlıştır diye bir tartışmaya girmek istemiyorum, ama böylesi bir tercihi doğrusu anlamakta da zorlanıyorum!  Acaba ülkemizdeki asıl çoğunluk Zaza’lar konuda ağırlıklarını mı hissettiremediler, yoksa D.T.P.’nin Marksist kanadına taviz amacıyla mı Zaza ağzı ihmal edildi veya çeşitli dış unsurlar mı böyle bir karara sebep oldular, bunu sanırım sorgulamak gerekecektir. Fakat mademki Kürtçe yayına başlanmıştır, o halde ana grubun diliyle, yani Zazaca ile de yayın yapmak kaçınılmaz bir şarttır.

Aynı konuda bir başka soru daha aklıma takılmaktadır. Peki, biz Türk’lerin Kürtçe TV kanalını dinlemek, anlamak hatta oradan bilgi sahibi olmak hakkımız yok mu? O halde bu kanalda, çokta zor olmayacağını sandığımız tarzda Türkçe alt yazı konusu neden ihmal edilmektedir? Kısaca bu iki konunun TRT yetkililerin dikkatinde olduğunu umarak yukarıdaki araştırmadan hareketle bir başka noktanın daha altını çizmekte istiyorum. Kendilerini Kürt kabul eden grubun yıllık nüfus artış hızı %2,5’larda. Türk’lerde ise %1’lere kadar gerilemiş durumda. Yani yukarıdaki rakamlara, 2000 yılından sonraki 8 yıldaki nüfus artışları eklenmemiş olup, değerlendirme yapılırken bu hususun da dikkate alınması gerekebilir. Yine aynı araştırmaya göre, kendilerini Türk-Müslüman hisseden ama kökenleri başka etnik yapılardan gelen Gürcü, Boşnak, Çerkez, Arap, Arnavut, Pomak vb grupların Türkiye nüfusu içersindeki toplam sayıları 7 milyon civarındadır. Ayrıca 1 milyon kadar da Ermeni, Yahudi ve Rum vatandaşımızın ülkemiz nüfus yapısında yer almakta oldukları belirlenmiştir. Konuda son bir notsa, bu araştırmayı yapan değerli bilim adamının üzerinde çok tartışma uyandıran, tıpkı rahmetli Kahveci gibi, bir kazada vefat etmiş olmasıdır!.. Yukarıdaki bilgilerin önemli kısmını Boğaziçi Sohbetlerine konuda bilgi sunmuş olan, kendilerine teşekkür borçlu olduğum değerli araştırmacı Abdullah Kılıç’ın çalışmasından aldığım notlara borçlu olduğumu söylemeliyim.

Geçtiğimiz günlerde üzerinde durmak istediğim bir başka konu ise hâlâ imzalanmamış ve bir şayiaya göre seçim sonrasına sarkmış görünen İMF anlaşması veya İMF ile olan ilişkilerimiz idi.. Başta TÜSİAD, çeşitli iş çevreleri ve bazı ekonomistlerce Dünyada yaşanmakta olan krizin ülkemizde en az tesirle atlatılabilmesi için zorunlu gördükleri İMF anlaşması konusunda hükümet çevrelerinin ayak sürümekte oluşudur. Konu taraflarca farklı ifadelendirilmektedir. Hükümet çevreleri “millî menfaatlerimize aykırı” bazı tavizlerin istendiği bu yüzden gecikmenin olduğunu ve bu şartlarda anlaşma yapılmayabileceğini bile de savunurken; diğer çevreler bunun doğrudan doğruya yerel seçimlerle ilgili olduğunu ve seçimlerden sonra mutlaka anlaşmanın yapılacağını dile getiriyorlar. Hükümet çevrelerinin bir diğer iddiası da Türk ekonomisinin 1999 ve 2001 krizlerinde bugünlere benzer bir durumu yaşadığı, böylece özellikle finans sektörümüzün dayanıklılık kazandığıdır ki böylece Türkiye’nin İMF karşısında pazarlık gücü artmıştır. Bu iddiayı bazı dış çevrelerin de teyit etmekte oldukları görülmektedir. Gerçekte bu iddianın bir ayağının, yani finans sektörümüzün, başka ülkelere göre daha iyi konumda oldukları doğrudur. Ancak ekonominin tek bacağının olmadığı, çok yönlü bileşkelerden meydan geldiği de bilinmektedir. Bu noktadan bakıldığında ekonomimiz zaten başta Bütçe açıklarıyla, düşme seyrini tehlikeli boyutlara taşıyan kapasite kullanım oranlarıyla, daha önceleri kangrenleştiği bilinen gizli-açık işsizliğin ciddi bir tehlike boyutuna ulaşmasıyla, daha da vahimi AR/GE’deki zaafları ve üretime dönük yeni yatırımlardaki fıkdanı ile son yıllarda kendini sorgulama noktasını çoktan aşmış bulunmaktaydı. Ki son Dünyayı saran ekonomik kriz bütün bunlara eklenen adeta “tuz-biber” olmuştur.

Fakat konumuz şimdi bu değildir. Neden bazı çevreler acil bir İMF anlaşmasında ısrarlıdırlar da, iktidar ayak sürtmekte direnmektedir? Gerekçe acaba sadece Yerel Seçimler midir? Yoksa bu noktada tarafsız(!) Basınımız yanında, çoğu medya organları tarafından hiç üzerinde durulmayan Hükümet çevrelerinin, özellikle de konudan sorumlu Devlet Bakanı Şimşek’in söylediklerine de bakmak gerekmez mi?. Sn Bakan bir konuşmasında şunu söylüyordu; “geldiğimiz noktada, İMF talebinin kökeninde özel sektörün döviz borçlarının Hazine garantisine bağlanması yatıyor.” Bu talebi açtığımızda şöyle bir durumla karşılaşılmaktadır. 2009 yılında verilen bilgilere göre, Özel Sektörün dış borç toplamının 120 milyar dolar civarında olduğudur. Yani İMF bu özel sektör borçlarının Türk özel sektörü tarafından ödenememesi durumunda, Türk Hazinesinin bankaların sendikasyon kredisine garantör olmasını talep etmektedir!. Sahi bu görüşleri, sabahları çeşitli TV kanallarından derin ve geniş ekonomik bilgiler verirken olayı mahalli seçimlere bağlamakla kalmayan ve bu gecikmeyi kaldırım yapma politikasıyla ifadelendiren vukuf sahibi kimselerden hiç duydunuz mu?

Neyse, esas itibariyle Dünya’nın bugün içene sürüklendiği kriz ortamında Türkiye’nin İMF’le yeniden bir anlaşma yapmasının fayda getireceğinde şüphe yoktur. Ama bu gerçekten Türk Hazinesinin aleyhine ve birilerinin çıkarına olacaksa, bu da dikkatle süzgeçten geçirilmelidir. Yani bir anlaşma körü körüne değil, yanlışların ayıklanmasıyla gerçekleştirilmelidir.. Ama söylentilerin hangisi doğrudur, bunu zaman gösterecektir. Tabiatıyla gizli sürdürülen müzakerelerde çeşitli söylentiler daima olacaktır. Bizler içinse bekleyip görmekten başka çare yoktur. Bakalım doğrular ne kadar yanlışı ortadan kaldırmış olacak ve Hükümetin söyledikleri mi, yoksa medya allamelerinin mi söyledikleri haklı çıkacaktır!..

Fakat galiba yazmak istediğim çok şey yine iki konuya takılıp kaldı. Af ola!..