Doğu Türkistan Sincan mıdır!

46

Zamanın akış seyrinde önemli bulduğunuz bir konuya daha temas etmeden bakıyorsunuz ki bir başka mesele gündemin başköşesine oturuvermiş! Bir zamanlar haberlerin akış seyrinin günleri, hatta haftaları, ayları aldığı süreç artık çok gerilerde kalmıştır. Olayların yaşandığı an ile haberlerinin hemen dünyanın dört bir yanına yayılması neredeyse saniyelik hâle gelmiş bulunmaktadır. İşte son günlerin en önemli olayı kabul edilen Doğu Türkistan’daki gelişmeler de böylece hızla dünya kamuoyunun gündemine girmiş bulunuyor. Olayların patlak vermesinin hemen akabinde haber kanallarına düşen görüntüler korkunçtur ve gerçek bir soykırımdır. Ama Batı ve dünya devletlerinin büyük çoğunluğu meseleye yine bildik metotlarla yaklaşmayı tercih etmişlerdir. Çünkü Çin son yıllarda yaptığı atılımlarla Yeni Yüzyılın büyük devletleri arasında yerini çoktan almıştır. Taraflarınsa karşılıklı maddî menfaatleri yüksek boyutlardadır. Çıkmakta olan seslerse, bir işgalin sömürge yapısının karşısında olarak değil “aman ha daha fazla ileri gitsen de çok aşikâr olmasın, dikkat et(!)” tarzındadır. Ve olaylara bakışın temel yapısında, özellikle medya açısından, hiç değişmeyen Batının çıkar yönlü perspektifleri rol oynamaktadır. Hadi onların Doğu Türkistan’da var olan Uygur Türkleriyle hiçbir kültürel bağları yoktur. Peki ya bizim medyamızın!

Çok af edersiniz! Bizim dedim. Gerçekten bizim mi, yoksa çeşitli çıkar gruplarının değerlerini taşıyanlar mı olduklarının sorgulanması gerektiğini defalarca yazdığım bu okumuş-yaşmış kadroların, olaylara “halk yardakçılığı” yönlü bakış açılarının olduğunu görmezden gelmek sanırım imkânsızdır! Onlar için mesele, tıpkı Batılı medyanın çoğunda olduğu gibi, olaylar Çin Sincan’ında etnik bir çatışma veya gerginliktir. Oysa olaylar Guandong’da bir oyuncak fabrikasında çalışan Uygur Türklerinin öldürülmelerine tepki olarak birkaç yüz üniversiteli Uygur Türk’ünün tepki göstererek sorumluların bulunup cezalandırılması talebidir. Ancak buna Çin güvenlik güçleri ateş açarak cevap vermiş ve katliam yapmışlardır. Şimdilerde de ölenlerin azının Doğu Türkistanlı olduğunu dillendirmeye çalışmaktadırlar! Kısaca “hak kuvvetlinin dediğindedir” anlayışı dünya kamuoyuna göz göre göre kabul ettirilmeğe çalışılmaktadır. Sanırım bugünkü dünya düzeninde de böyle olacaktır. Çünkü hâlâ Müslüman devletler ne sahip oldukları kaynakların, ne de güçlü bir teşkilâtın gerçek sahibi olacak bir gücün temsilcisi hüviyetine ulaşamamışlardır.

Ortada olansa Çin’in asimilasyon politikalarında Uygur Türklerine karşı yeni bir gözdağı vermekte olduğudur. Tıpkı yıllar önce Devlet Bahçelinin Çin ve Doğu Türkistan’a yaptığı ziyaretin hemen akabinde Uygurcanın öğrenim dili olmaktan çıkarılışı gibi!  Bu defa da Abdullah Gül’ün ziyareti günlerinde Uygur işçilerinin öldürülmeleri ve bilâhare uzlaşma, karşılıklı görüşme imkânları varken güvenlik güçleri ile bir anlamda çetelerin ateş açarak Uygur Türklerine, “bakın burada yürütmekte olduğumuz asimilasyonu önlemeye hiçbir güç karşı koyamaz ve sizler de kimselere güvenmeyin!” demek istemiş görünmektedirler. Yahut birileri, Türkiye ile Çin arasında muhtemel iktisadi ve sosyal gelişmelerin şekillenmesini istemeyerek, Çin halkının büyük çoğunluğu için de geçerli olan, baskı rejimini Uygur Türkleri üzerindeki oyunla açığa çıkararak sabote etmek istemektedirler!

Zira Uygur Türkleri üzerindeki asimilasyon politikaları yeni olmayıp yüz yıllar gerisine gitmektedir. Ve bu bölge 1 milyon 828 bin km2’lik coğrafyası, sahip olduğu doğal kaynaklarıyla Çin açısından vazgeçilmezlerden biridir. Üstelik 21’inci yüzyılda kısmen doğrudan işgalci hüviyetten çıkarak kültür emperyalizmine doğru şekillenen yeni sömürgecilik zemininde Çin, hâlâ geçen asırlardan kalan işgalci sömürgeciliğin en büyük uygulayıcısı görüntüsünü terk etmeyenlerdendir… Doğu Türkistan’da, değişik rakamlar verilmekle birlikte, 25-35 milyon civarında Uygur Türk’ü bulunmaktadır. Ancak Çin bölge halkı üzerindeki fiili asimilasyonunu, önce yöreye yerleştirdiği çok sayıdaki Çinli nüfusu ile ve de Uygur Türklerinin iş hayatlarını bölgelerinin çok uzaklarında sürdürmelerine zorlayarak sağlamaktadır. Özetle Çin, Doğu Türkistan topraklarına girdiği zamandan beri çeşitli uygulamalarla bölge halkı üzerinde her türlü baskıyı, yıldırma politikalarıyla asimilasyon çalışmalarını sürdürürken zaman zaman da, bu defa olduğu gibi, soykırım uygulamaktan kaçınmamıştır. Şimdi belki bizim çokbilmiş medyatik yazarlarımıza kaynak olabilir düşüncesiyle kısaca Doğu Türkistan-Çin ilişkilerinin geçmişinden bazı odak noktaları satırlarımıza alalım.

Doğu Türkistan 1760 yılında Mançu-Çin işgaline uğramıştır. Bunu 1876 yılındaki ikinci Mançu-Çin işgali takip etmiştir. 1884 yılında Doğu Türkistan Çin topraklarına dâhil edilerek bölgeye “yeni sömürge” anlamına gelen “Sinkiang” adı verilmiştir. Böylece Doğu Türkistan tarihinin en kanlı dönemi başlamıştır. 1930’lı yıllara kadar Uygur Türklerinin 400 civarındaki başkaldırısı hep kanlı bir şekilde bastırılmış ve tarihçilere göre en az 1 milyondan fazla Uygur Türkü bu yıllar içersinde katledilmişlerdir. Katledilenlerin dışında 500 000 Uygur’un Sovyetler Birliği topraklarına göç ettiği; 200 bin Uygur’un İli vadisine Çinlilere hizmet amacıyla sürüldüğü bilinendir. Bu ikinci işgal sırasında Doğu Türkistan’da Yakup bey idaresinde 14 yıl süren bir devlet kurulmuşsa da çok başarılı olamamış ve yıkılmıştır. İkinci Mançu-Çin dönemi 1911 yılına kadar sürmüştür. Çin’de Mançu Hanedanın yıkılmasıyla kurulan Cumhuriyet sonrasında, 1944 yılına kadar sürense, şeklen Çin’e bağlı Bölge valilerinin zulümle dolu başlarına buyruk yönetimleridir. Bu süreçte başkaldıran Uygurlar, biri 1933’te diğeri 1944 yılında iki defa “Bağımsız Doğu Türkistan Cumhuriyeti”ni kurmuşlarsa da Sovyetler Birliği ile Çin arasındaki işbirliği zemininde milli hükümetler yıkılmaktan kurtulamamışlardır. Bu süreçte kurulan Karma hükümet yanında, 1947 yılındaki Dr. Mesut Sabri’nin ve daha sonra Burhan Şehidi’nin Hükümet başkanı olmaları önemli gelişmelerdir.  Ancak bunun sonu da Cumhuriyetçilerin Komünist Çin tarafından 1949 yılında mağlup edilmesiyle ve Doğu Türkistan’ın istilâsıyla noktalanacaktır.

Sonrası ise Çin’in büyük oranda yeni ve eski sömürgeci metotlarla Doğu Türkistan üzerindeki hâkimiyetinin sürdürülmesi uygulamalarıdır. Bunlar bazen provake ederek bahaneler bulmak ve bölge halkı üzerinde katliamlar yapmak, bazen bölge halkını, özellikle kadınlarını, iş bulma vaadiyle başka bölgelere sürerek millî değerlerinden soyutlamak ve nihayet Doğu Türkistan topraklarına milyonlarca Çinliyi mecburi iskâna tabi tutarak bölge nüfusunun yapısını değiştirmektir.

Çin… Evet, yıllık kalkınma hızları %10’lara varan seviyeleriyle devleşiyor ama neye rağmen! Hani insan hakları, diyen bugüne kadar pek olmuyordu veya olur gibi yapılıyordu! Bundan sonra olacak mı? Bundan da pek emin değilim. Ama yıkılmaz sanılanlar bile parçalanmaktan kurtulamıyorlar! Hele imparatorluk hüviyeti taşıyanlar!.. Ve fakat dünya nüfusunun altıda birine sahip bir ülkenin kendi bünyesindeki topluluklardan ve de yoklukla yaşayan çoğunluğundan tepki gelmezse bu nasıl olur? Bunu yaşayanlar görecektir. Ama biraz da bizim okumuşlarımız kendi kültürlerine dönerek Sincan yerine Doğu Türkistan diyebilseler!.. Belki önemli görülmeyebilir ama ne dersiniz hiç değilse bu bile Uygur Türklerine manevi bir destek olmaz mı?..