Dilin Kemiği

28

Eğer ders alınabilseydi Atalarımız hayatı öylesine güzel sözlerle dile getirmişler ki! “Dilin Kemiği Yok”, “Söz Gümüşse Susmak Altındır” bunların en güzellerli arasındakilerden ikisi… Şöyle etrafa bakıldığında her gün nutuk atmayı, mikrofon uzatıldığında bulunduğu yere, çevresine, makamına bakmaksızın orada burada mutlâka bir şeyler söylemeyi üzerlerine vazife bilenlerin sayısının artmakta olduğu görülecektir. Bunlar sadece siyasetçiler olsa, hadi neyse, dememiz mümkün. Ama üzerlerine aydın kisvesi giydirilmiş okumuş-yazmışlarımız da bu konuşma hastalığından kendilerini uzak tutamamakta ve her mekânda ileri geri konuşmaktadırlar. Şimdilerde bir de TV kanallarının bilgilendirici(!) oturumları ortaya çıktı! Birileri, -ki çoğu kez aynı kişiler-, TV kanallarında “dün söylediklerini bugün tekrarlayarak” tepeden bakıcı edayla mikrofon sevdalarını sürdürmekte ve de bunu gelir kaynağı olarak kullanmaktadırlar!

Son zamanlarda bu konuşma hastalığına, söylenenlerin yeri mi, ortam mı ve/veya makamları buna müsait mi bakmadan bazı bürokratlarımızın da katıldıkları görülmektedir… Kırklareli Valisi sn. Cengiz Aydoğdu’nun, belli çevrelerce göz ardı edilen ve ettirilen siyasi bir gerçeği dile getirdikleri yer ve konum buna müsait miydi? Yahut bulundukları makam bunu gerekli kılar mıydı? Bunları düşünmeleri gerekirken görülüyor ki söyledikleri hem başlarına iş açmış, hem de birilerinin eline “doğru olanın yanlış kullanıcısı” konumuyla koz vermiş oldu!.. Oysa bir şeyi dile getirdiğinizde en fazla dikkat edeceğiniz husus öncelikle bulunduğunuz makam ve ortamdır. Maalesef sn. Vali, belki de katıldığı toplantının heyecanlı havası içersinde “DP’nin en büyük hatası CHP’yi kapatmamaktır” ifadesini kullanırken iki hata yapmışlardır. Biri devleti temsil ettikleri makamlarını göz ardı etmeleri, diğeri kullandıkları kelimenin yanlış seçilmiş olmasıdır. Eğer mutlâka konuyu dile getirmeyi arzu ettilerse, ki öyle görülüyor. “Kapatmamasıdır” ifadesi yerine “hesap sormamasıdır” demesi gerekirdi. Zira halkın beklentisi bu yöndeydi ve o yılları hatırlayanlar bunu bileceklerdir… Eğer sn. Cengiz Aydoğdu vali olmasalar ve bir siyaset bilimci veya sıradan bir vatandaş hüviyeti ile düşüncelerini dile getirselerdi, doğrusu unutturulmak istenen bir gerçeği bir küçük hata ile belirtmiş olacaklardı. Oysa bulundukları makam seçimle gelinmiş bir makam olmadığı gibi, devleti temsil etmektedir. Yani siyasi görüşler üstü konumdadır.

Oysa sn. valinin söylediği, bir hatalı kelimesi dışında yukarıdaki satırlarımda da belirttiğim gibi, halk tarafından o yıllarda beklenilendi. Bana göre de doğrudur. 14 Mayıs 1950 Seçimleri sonrasında halkımızın çoğunluğunun DP’den beklentileri ve de hatta öncelikli talebi içersinde, CHP’den geçmiş zulüm yıllarının hesabının sorulması vardı. Zira 1938-50 arasında yaşananlar arasında meselâ 1946 Seçimlerinde “açık oy gizli tasnif” uygulaması ile demokratik(!) olması gereken ilk seçimlere gölge düşürülmekle kalınmamış, halkın oyları çalınmıştı! Bir başka ifadeyle Anayasa ihlâl edilmişti.. O yıllar boyunca Ankara’da Başbakanlığa bağlı Basın Bürosu vasıtasıyla günlük gazeteler ve dergiler hükümetin vesâyetine alınarak sansürlenmişti… Polis Vazife ve Selâhiyetleri Kanunu çerçevesinde henüz mahkemelerde hüküm giymemiş vatandaşlar sorgusuz-sualsiz baskı altına alınmaktaydı. Ki bunun en belirgin uygulamaları “Takrir-i Sükûn” ve “Tedbirler” kanunlarıydı… Ülke 2’nci Dünya Savaşıyla birlikte Sıkıyönetimle idare edilmeğe başlanmıştı ve Savaş bitmesine rağmen kaldırılmamıştı. Ve halk iradesine gölge düşürülen 1946 Seçimleri de bu sıkıyönetimli ortamda yapılmıştı… O yıllarda Cumhurbaşkanı İnönü’nün kardeşi Kambur Rıza ile oğullarının lâyus-el davranışları, yaptıkları suiistimaller ayyuka çıkmıştı. Bunların yanında Cumhurbaşkanına tahsisli Beyaz Tren ve normal seferlerdeki Saylav Kompartımanı uygulamaları halk nezdinde hep konuşulan ve hesap sorulması beklenenlerdi. Bunlara dipçikli jandarma idaresini meselâ Batıdaki kentlerimizden Isparta’daki Senirkent Olaylarını, tehcirleri vb’lerini de  eklediğinizde halkın neden “CHP’den hesap sorulması” beklentisinde olduğu daha iyi anlaşılır..

Fakat acıdır bana göre DP ile CHP arasındaki “Devr-i Sabık Yaratmayacağız” mutabakatına bağlı olarak CHP iktidarına ve CHP Nomenklatura’sına halkın sadece mahkûm edildiği fakirliği açısından değil, doğusuyla batısıyla yaşadığı zulümlü yılların da hesabı sorulmayacaktı. İşte bu hesap sormamadır ki hem CHP’nin hemen 14 Mayıs sonrasının ilk günlerinden itibaren sürdüreceği azgın muhalefet anlayışına cevaz verecek, hem de DP iktidarının hesap sorulamayacağı vehmine dayalı hesapsızlığını gündeme getirecekti. Şüphe etmiyorum demokrasimizin bugün içinde bulunduğu sıkıntıların başında bu “hesap sormama veya sorulamama” anlayışı yatmaktadır. Bunun istisnası 12 Eylül 1980 sonrasında, CHP’nin de içine konulduğu “kapatma torbasıdır”. Ki bunu CHP zihniyetinin bir türlü affetmediğini her gün çeşitli örnekleriyle görmekteyiz. Zira isimler değişse de CHP Nomenklaturası çeşitli kesim ve kurumlarda hâlâ varlığını sürdürmektedir ve de sürdürme telâşındadır.

Yine sözümün başına döneceğim. Bazı doğrular vardır ki, hemen her ortamda ve her makamda dile getirilmezler! İşte sn. Kırklareli Valisinin ilk hatası buradadır. Tabiatıyla sn. Valinin makamları itibariyle dile getirmemeleri gereken noktanın siyaset bilimciler tarafından derinliğine ve de bütün unsurlarıyla ele alınması gerekliliği ise bugünümüzün siyasi yapısını daha iyi kavrayabilmek bakımından zaruridir.

Bugüne gelince… Ben CHP’nin içinde sürüklendiği duruma bakıp hüzünlenmiyorum, evet hüzünlenmiyorum. Çünkü bu alışkanlıklara bağlı prototip bir davranış biçimidir! Sn. yeni Genel Başkansa arkasına aldığını sandığı, -ki o çevrelerin çıkarları bittiğinde arkadan fırsat kollamaları ve hançerleme ihtimallerinde şüphe olmayan-, belli kesimlerin ve de özellikle medyanın şişirdiği rüzgârla hemen her gün konuşma yapmaktan kendini alamıyor. Olayı yakından takip ediyorum. Gariptir dünü bilmeyenler için belki bu konuşmalar cazip gelebilir! Ama 1970’li yılların Ecevit söylemli ifadelerinin artık 21’inci Yüzyılın gerçekleriyle örtüşmediği herhalde basit bir bilgi birikimi gerektirmektedir. Bu durumun bana değil, CHP’lilere hüzün vermesi gerekir. Hâlâ 1970’li yıllardan esintiler getirmek, kravatsız ve kasketli olmak ve bağırtılarla konuşmak!.. Sanırım bu üslûbun daha zarifini 1970’li yıllardan hatırlayanlarımız olacaktır. Üstelik sn. Kılıçdaroğlu konuşma üslûbu dışında bilgi yeterliliğinde de rahmetli Ecevit’in oldukça gerisinde kalmaktadırlar. Gelecekte daha yetişkin olurlar mı? Bunu kendilerine değil sanırım sn Ö. Sav’a sormak gerekecektir!… Zira değişen genel başkana karşı, değişmez genel sekreter!.. Sahi bu 20’nci Yüzyılda bazı devletlerdeki Komintern uygulamalarını hatırlatmıyor mu?..

Tabii sn. yeni CHP Genel Başkanının, bazı basınca gülüp geçtikleri söylenen, bir de SSK Genel müdürlükleri var. Dönemin dikkatle incelenmesi gerekir. Kimlerle çalıştığını, bugün şikâyetçisi olduğu taraflı tutum konusunda ne kadar tarafsız(!) olduğunu, ideolojik saplantılarını nasıl kullandığını, ihalelerin kimlere ve hangi kesimlere verildiğini sorgulamak gerekir. Olmuyorsa o günlerin SSK’sını tanıyan kesimlere şöyle bir sorulmasında fayda vardır… O yıllarda etrafta ilgi çekici söylentiler dolaşırdı da!..

Fakat sn. CHP Genel Başkan, doğrusunu dile getirmek gerekirse, teatral görüntülerde başarılılar.. Hatta teatral söylem bakımından kendilerinden önce yola çıkmış sn. Başbakanla, Anadolu tabiriyle aşık atmaya bile başlamış oldukları söylenebilir.. Meselâ, siperde çömelmek meselesini bizim aklı havalarda aydınlarımızla beraber kullanmakta bir sakınca görmediklerini açıkça ilân ettiler bile. Hele bir de orada dimdik ayakta durarak “kahraman(!)” olmak yok mu? İşte o zaman demeyin keyiflerine… Üstelik bu, zengin bir bayanın “çocuklarının güneydoğuda askerlik yapmasını istemediği” beyanının bazı aydın(!) gazetecilerimiz tarafından uygun bulunması zemininde ne güzel de bir gösteri olur, değil mi? Vatan borcu mu? Geçiniz efendim.. Birileri bu görevi nasıl olsa bu aydınlar ve siyasetçilere rağmen yapmaya hazırlar!…

Ne yapalım “düşünmeyen adam” anlayışının ortaya çıkardığı okumuş-yazmış aydından siyasetçi bu kadar çıkıyor!.. Bu vesileyle rahmetli bir siyasetçi büyüğümün söylediğini hatırlıyorum: “Siyasetçinin değerlisi ve makbulü kendisine her mikrofon uzatıldığında konuşan değil iş yapanıdır.” Ne kadar da bugünle tezat değil mi? Ama inancım o ki her şeye rağmen bugünün kısır döngüsünü aşan yepyeni bir nesil geliyor arkadan. Umarım onlar, bizlerin geçirdiği hızlı değişim dolayısıyla bugünlere fazlaca gıybet etmezler..