Demokrasiyi Adımlayan Ülke

46

19 ncu asrın sonlarının gündeme getirdiği imparatorlukların yıkılarak çok sayıda ulus devletin ortaya çıkmasını sağlayan ortamda, fikrî hareketler dışında, şüphesiz Batı emperyalizminin aradığı zeminin de önemli rolü olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması için harcanan çabanın sonunda ne Balkanlar’da, ne de Ortadoğu’da huzurlu bir ortamın doğmaması, sömürü ahlâkı(!) üzerine bina edilmiş bir siyasî hareketin tabii sonucundan başka bir şey değildi. Balkanlardaki ulus devletlerin şekillenme seyri 1 nci Dünya Savaşının zeminini hazırlamakla kalmamış, iki Dünya Savaşı sürecinde büyük kayıplar ve huzursuzluklara sebep olmuştur. Bölgede huzurun, hâlâ tam anlamıyla, teşekkül ettiğinden söz etmekse herhalde kolay olmasa gerekir.

Ortadoğu’ya gelince… Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasını müteakip sömürgeci devletlerin çizdikleri sınırlarla şekillendirilmeye çalışılan ulus devlet halklarının, taşımak mecburiyetinde kalacakları önce dominyonlar hüviyetindeki ezilmişlik, sonra da bağımsızlık adı altında dış güdümlü totaliter yönetimlerin baskısıdır! Bu ülke halklarının, neredeyse kaderleri hâline gelmiş olan ezilmişlikten hâlâ kurtulmuş oldukları ise kolayca söylenemez. İşte Suriye, Irak, Körfez Ülkeleri, Suudi Arabistan, Yemen ve demokrasi oyunu oynanmaya başlamış olan Mısır halkları..

Ortadoğu’nun bir parçası ve Arap ülkelerinin lideri hüviyeti taşıması gereken Mısır halkının yüz yılı aşkın süredir yaşadıkları sıkıntılı bir geçmiştir. Uzun yıllar, açık-kapalı İngiliz hâkimiyetine tahammül göstermek zorunda kalan, bilâhare Meşruti Krallık zehabı içinde belli bir azınlığın tahakkümü altında kalan Mısır halkı, bir ara, Nasır yönetimiyle benliklerine kavuşacakları inancına sahiplenseler de, liderin diktatoryal anlayışı ve İsrail karşısında alınan savaş mağlubiyetleriyle bunu büyük bir hüsrana dönüştürecekti! Seçimli(!) totaliter uygulamalar Nasır’dan Mübarek’e uzanırken halk üzerinde sürdürülen tahakküm hemen hiç değişmeyecek ve halk yine belli kesimin vesâyeti altında hürriyetsiz ve fakirlik zinciri içinde kıvranmaya devam edecekti.

Böyle bir sosyal yapı içindeyken geçen yıl Tunus’ta ateşlenen demokrasi kıvılcımının Mısır’a sıçramaması beklenemezdi! Yüz yılı aşkın süredir, bir tahakkümden bir başkasının zorbalığı altına sürüklenen, maddî ve mânevî sıkıntıları doruk noktasına ulaşmış bir halkın, iletişim ağının genişlediği yüzyılda, bazı şeylerin dışında kalması beklenemezdi. Tahrir Meydanına koşuşturan halkın direnci sadece Mübarek’e karşı değil, yılların birikiminin bir patlamasıydı. Mübarek’in yıkılması, belki çok zor olmadı. Ama Ortadoğu’da sadece şekillenmiş değil, kök salmış bir vesâyet sistemi vardı. Temeli devletin kuruluş yıllarına uzanan yapıda sivil ve askerî bürokrasi bulunuyordu. Asıl mesele buradaydı. Adı Arap Baharı konsa da, gerçeği, demokrasi arayışı olan yeni adımların, halkın idarede söz sahibi olma isteğinin bu vesâyet zadegânlarının gücünü nasıl ortadan kaldırılacağı konusu doğrusu müphemdi! Tepede görünen Mübarek yıkılırken sistemin gerçek nema sahipleri, gücün nasıl yönlendirileceğinin hesabını zaten yaparak alacakları mevzileri çoktan tahkim etmişlerdi!

Nitekim askerî yapı bu noktada kolayca taviz verme taraftarı olmadığını daha baştan itibaren işaretlemeye başlamıştı. Bu kesimin Mübarek’in yıkılmasında, kısmî dirençten vazgeçerek halkın yanında yer alması çokta zor olmamıştı. Ama ya sonrası!.. Önce pazarlıklar, sonra kaçınılmaz olan parlamento seçimlerine karşı çıkmamak ama yapılan propagandalarda İhvan aleyhinde gerekli “sopayı da” göstermekten kaçınmamak!.. Bütün bunlara rağmen seçimlerde istenilen dışında bir sonuç çıkınca, elde bulundurulan güçle, önce parlamentonun ve bilâhare de Anayasa yapmakla yetkili Heyetin feshi adımlarının atılmasından kaçınılmayacaktı.

Bu gelişmeler karşısında bir an gerilere giderek Türkiye’mizi düşünmek ihtiyacını duydum. Mısır’daki gelişmelerinin seyrini, hadi Türkiye’mizin 1946 da yaşadığı ayıplı demokrasi(!) ile kıyaslamayalım, ama 1960 yılının acılarla dolu askerî müdahalesinin biraz daha yumuşak görüntüsünü taşıdığı pekâlâ söylenebilirdi!..Tıpkı 1960 Türkiye’si sonrasında yaşananlar gibi Mısır halkı da, onca baskılı yıllar ardından demokrasi için attığı adımların, bir vâsiler grubunca yeniden berhava edilmesiyle karşı karşıyaydı. Yüksek Askerî Konsey, istekleri dışı çoğunluk sahibi olmuş Müslüman Kardeşlerin parlamentodaki varlığının önce törpülenme kararını tezgâhlayacak, sonra Meclisi kapatacaktı. Bir adım sonrası Anayasa Yazma Komisyonu feshiydi. Mesele Cumhurbaşkanı seçimlerine geldiğinde ilk tur hiçte askerî yetkililerin istedikleri tarzda tezahür etmemişti. İkinci turun sonuçlarınınsa yine istem dışı olacağının işaretleri vardı. Bu durumda seçilmesi muhtemel Cumhurbaşkanın yetkilerinin kısıtlanması kararı verilecekti! Görünen oydu ki Türkiye’nin 1960 ve 1980 uygulamalarına benzemek için, bir son nokta kalmıştı! Cumhurbaşkanlığına istenilen kişi seçilemezse seçimin tamamen iptali veya bir bahane ile seçilmeyeni, eski idarenin devamı mahiyetindeki Ahmet Şefik’i seçilmiş addetmek!

Ben, askerî yetkililerin bu ikinci şıkkı tercih edeceklerini düşünmüştüm. Doğrusu, yanıldığımı itiraf etmeliyim. Galiba biraz da olsa, bizdeki uygulamaların olumsuzluklarından ders çıkarmışlardı! Üstelik Tahrir Meydanında tekrar toplanmaya başlayan halkın daha fazla tepkisiyle karşılaşmanın ülkeyi ve dolayısıyla halen ellerinde tuttukları gücü de tehlikeye atması ihtimalini düşünmüşlerdi ki kazananı, Muhammed Mursi’yi, seçimin galibi olarak ilân etme zaruretini duyacaklardı.

Şimdi mesele, vesâyet sisteminin temsilcisi ve sahibi askerî kanadın ağırlıklı donanımla mücehhez yetkileri karşısında Mısır’ın demokrasiyle iş başına gelmiş ilk Cumhurbaşkanı Mursi’nin nasıl bir siyasî tavır içinde olacağıdır. Ve iki taraf çatışmadan ülkeyi, hadi kısmî demokrasi diyelim, nasıl pek çok sıkıntıdan kurtaracaklardır? Mursi’nin işinin, kısıtlanmış da olsa, 1 Temmuz tarihinde Cumhurbaşkanlığı yetkileri kendisine tam anlamıyla verilirse, hiçte kolay olmayacağıdır. Çünkü, bir taraftan ülkenin içinde çırpındığı çok yönlü sosyal sorunlar ve ekonomik sıkıntılarla boğuşmak mecburiyeti yaşanırken, öte yandan Müslüman Kardeşler hüviyeti dolayısıyla etrafında çok taraflı örülecek ağla ve de tabiatıyla vesâyetinden fedakârlık etmek istemeyen güçlerle mücadele vermek mecburiyetinde kalınacaktır. Bu sorunlara feshedilmiş bir parlamento gücünden yoksunluğu da ilâve etmek gerekir! Öyle görülüyor ki yeni bir parlamentonun oluşması hususunda, herhalde, askerî kanatla bir uzlaşma aranması ihtiyacı ortaya çıkmaktadır.

Fakat, Mursi’nin Cumhurbaşkanı seçilmiş olduğunun tasdiki hiç değilse başta Türkiye olmak üzere Mısır’daki halk hareketini destekleyen bütün ülkeler açısından, bir nebze de olsa, nefes alma imkânı doğurmuştur. Aksi ve de Ahmet Şefik’in Cumhurbaşkanı olduğu belirtilseydi, bir taraftan Mısır’daki iç kargaşanın büyüyen boyutları yanında başta Türkiye olmak üzere demokrasi taraftarlığı yapmış ülkelerde “dış politikaları açısından” oldukça kâbuslu günler ortaya çıkabilirdi! Özellikle de Türkiye için Ortadoğu’da bunca sıkıntı içinde bu yeni bir baş ağrısı anlamına gelecekti…

Her şeye rağmen ummak istiyorum ki Mısır, Türkiye’miz gibi, yarım asrı aşkın bir zaman içerisinde kalarak vesâyet kâbusuyla boğuşa boğuşa demokrasisine ulaşmış olmasın…