Demokrasimizde Kültürel Değerlerin Varlığı Üzerine!

32

Toplulukların belli kültürel değerler içinde bir arada yaşamalarının en güzel şekli kabul edilerek siyasî sistemde kendine yer bulmuş olan demokrasi anlayışının şüphesiz en önemli özelliği “benlik duygusunu” ve “vesayet baskısını” aşabilmiş olmasıdır. Bu zeminde sosyo-kültürel veya siyasi yapı bakımından çeşitli fikirlerin karşılıklı olarak kabul ettirilme mücadelesi yanında şüphesiz çıkarların da önemli rol oynayacağı açıktır. Fakat şurası muhakkaktır ki bu mücadele halk çoğunluğunun oyları yanında yönetimlerin yönlendiriciliğini de gündemde tutacaktır. İşte bu noktada “demokratik olgunluk” vasfı önem kazanacaktır. Bu vasfın temel değeri, karşı fikirde olanların, yani başkalarının, da var olduğunu kabullenme şuurudur.

Tabiatıyla bu zemin görüşlerinizden, fikirlerinizden, inançlarınızdan vazgeçme veya yapmakta olduğunuz mücadeleden uzaklaşma anlamını taşımayacaktır. Ve fakat beğenmeseniz de, kabullenmeseniz de karşınızda gördüklerine tahammül gösterme derinliğine sahiplenmeyi gerektirecektir. Kısaca “demokrasi” sağduyuya ihtiyaç duyduğu kadar fikri olgunluğa ulaşmayı da gerektiren bir rejimidir. Bu yüzden belli bir zaman dilimine ihtiyaç duyacaktır. Konuda, halkımızın sağduyusu konusunda bir şüphem bulunmamaktadır. Ama ne yazık, geride bıraktığımız yıllar değerlendirildiğinde, özellikle tatbikatçı taraf olan okumuş-yazmışlarımız açısından aynı sağduyulu olgunluktan söz etmek mümkün olmamaktadır. Demokrasi yürüyüşünde olan pek çok ülkede olduğu gibi, acıdır Türkiye’mizde de görülen sıkıntının kaynağı bu noktadadır. Zira bu tür ülkelerde gözlenen iktisadî kalkınma ve sosyal gelişme hamleleri yapılırken, maalesef göz ardı edilenin bütün gelişmelere yön verecek “yüksek seviyeli bir elit” sahibi olma konusundaki şıkdandır. Gelişmekte veya Az Gelişmiş Ülkelerde eğitim sahasında atılan adımlarda görülen genel eğilimin herkese okuma-yazma öğretme hedefine yönelik olduğudur. Bu durum sıradanlaşan bir seviyeyi ortaya çıkararak magazinleşen toplumu “neyi, nasıl en olumlu şekilde çözeceği” noktasından uzaklaştırmakla kalmamakta, daha önemlisi “uzlaşma gerekliliği” şuurundan da yoksun bırakmaktadır. Böylece ortaya çıkan, “iktidar gücünü” ellerine geçirmiş olanların demokratik çözüme yönelik halk iradesinin varlığı anlayışını vesayet altında tutma kolaycılığına sahip olmalarıdır. Bu tür topluluklarda demokratik yapı, kurumların şeklî varlığı bir taraf konacak olursa, çeşitli imtiyazlara ve vesayet yapısını güçlendiren unsurlara dönüşmektedir.

Bu adı var olan, kendi ise ütopyalaşmış, gerçekte halktan ayrı, halktan kopuk ve uzak yaşayan bir zümrenin demokrasi gösterisi mahiyetinden başka bir şey değildir. Gerçek demokrasi ise, mümkün olan ve uzlaşılan halk çoğunluğunun iradesinin idaresidir. Fakat imtiyazlarla bezenmiş iktidardan vazgeçmek hiçte kolay değildir!. Ancak bu siyasî, ekonomik hatta çeşitli kurumlarda meselâ STK’larda bile görülen bir azgelişmişlik seyridir. Grup ve şahsî ihtiraslar buralarda çeşitli zeminlerde hareket kabiliyeti bulmaktadır. Bunun temelinde yatan, fikrî olgunluğa erişememiş küçük adam psikolojisidir. Bu psikolojiye sahip kişiler, güven duygusundan yoksun bir karakter yapısı yanında özellikle açıklık, netlik korkusu taşıdığından bulundukları kurumlarda çeşitli oyunlara girecek, tezgâhlar kuracak veya kulisler yaparak kendi iktidarını perçinlemeye çalışacak veya iktidara gelmenin yollarını arayacaktır. Bu psikolojiye sahip kişiler veya gruplar ya emir-kumanda halkası içindirler yahut fikri yapı açısından korsanlaşmış ve yalana bulanmış tabasbus açmazına sürüklenmişlerdir. Şahsî karakter zafiyetleri ve açık hareket etmeleri halinde kaybedecekleri korkusuna sahip olmaları “küçük adam” psikolojisinin temelinde bulunan bir başka gerçektir. Ama asıl açmazları karşılarında oldukları düşünce veya kimliğin de kendilerinde bulunan zafiyetlerle malûl olduğu zehabında bulunmalarıdır!

Dün söylediklerinin bugün tersini savunmaları yanında belli uygulama safhası geldiğinde birlikte olduklarını veya hiç mutabık olmamakla birlikte anlaşmış gibi görüntü vererek karşısına geçtiklerini arkadan vurma bu karakter yapısında en çok gözlenenlerdir. Demokrasi, onlar açısından, belli bir inancının değil karşı konulmaz bir “sahip olma” veya “iktidar olma” ihtirasının kısır döngüsünden başka bir şey değildir. Bu yapı, demokrasi adımlarını atmakta olan pek çok ülke okumuş-yaşmışında görülen tipik bir davranış biçimidir. Hatta toplum yapılarına öylesine hâkim olmaktadır ki en üst yürütme-yasama-yargı kurumundan başlayarak halkın bünyesine, cemiyetlere ve hatta aile kurumuna kadar sirayet etmektedir. Kısaca toplumda sarsılan değer hükümleri, demokrasi anlayışını yozlaştıran bir zeminin şekillenmesine sebep olmaktadır.

Bu noktada neden sorusunun cevabı yine dönüp dolaşıp insana ve eğitim sistemine gelmektedir. Çünkü bu tür ülkeler, tıpkı Türkiye’mizde olduğu gibi, kademe kademe yetiştirilen elitleri değil, kolaycı okumuş-yazmışlara sahip olmayı yeğleyen bir eğitim(!) sistemini tercih etmektedirler. Böyle bir cemiyetlerde “kompleksli okumuş-yazmışlar” teşekkül etmekte ve “ben” ile “benim doğrularım” saplantısı hâkimiyet unsuru haline dönüşmektedir.

Bütün bu düşünceler birbiri sıra geçtiğimiz günlerde ülkemizde yaşananlar karşısında aklıma takılanlardı. Oysa neden demeye bile ihtiyaç olmaması gerekirdi. Zira şehirleşmenin hiçbir kontrol olmadan inanılması zor bir hızla geliştiği bir ülkede, varoş kültürünün içine kapanan yapısının her cemiyette, toplulukta ve nihayet siyasette kendine saha bulması muhakkak ki çok kolaydı! Üstelik böylesi bir yapı içinde kendilerini halkından üstün görenlerin “avara kasnak döngüsü içinde olsa da”, öncelikle etraflarını aldatmaya yönelmelerinden başkaca davranış biçimi tercih edilebilir miydi?

İşte bu düşüncelerle önce “askerî yargı, sivil yargı” konusuna düşündüm. Gerçekten belki demokratik müesseseler açısından çok anlamlı olabilirdi. Ama ülkemizdeki genel davranış ve anlayış bakımından sormak gerekirdi. Ne fark edecekti ki!.. Biri açıkça emir-kumanda zincirinde; diğeri ise son HSYK atamalarının akış seyrinde görüldüğü üzere, hangi açıdan bakarsanız bakınız, “ideolojik ve/veya siyasi emir-kumanda zincirine” uymağa yatkın! O halde ne değişecekti? Yahut bir değişiklik sonrasında, adaletimizin, mülkümüzün ve de demokrasimizin temelidir, diyebilmemiz mümkün olabilecek miydi?.. Hele bir de 27 Mayıs’ı, 12 Mart ve 12 Eylül’ü, 28 Şubat ve 27 Nisan’ı hâlâ hatırlamaktan vazgeçmememiz durumunda!

Şüphesiz demokrasi çeşitli fikirlerin savunulduğu, hatta taraf olmanın güzelliklerinin yaşandığı bir siyasî rejimdir. Bu, şüphesiz karşı tarafın varlığına tahammül gösterme anlayışını gerektirir. Ancak ne yazık Türk demokrasisi kuruluş yıllarından itibaren bunun tam tersine “imtiyazlılar kadrolarının” kendi gelecekleri için düşündükleri ve fakat gerçekleşmemesi karşısında “halka karşı” ideolojik bir baskı uygulama arayışı üzerine bina edilmiş bulunmaktadır. Bu yapı öylesine şekillenmiştir ki, zincirin halkaları misali en alt tabakalara kadar yaygınlaşarak iç dünya zenginliklerini ve de samimiyetleri yok etmeğe ulaşmıştır… Meselâ yaşadıklarımız arasında bir adım daha attığımızda ortaya çıkan tipik örnek, halkını yönetmeye talip olan bir kurumda “bizi aldattılar” nakaratı ile başlayan ve Anayasa Mahkemesine kadar uzanan çizgidir. Bu davranışta en çok ağırıma gidense “bizi aldattılar” deyimidir! Doğrusu insanın bir şey söylemeye dili bile varmıyor! En iyisi mi diyorum, artık CHP’in bugünkü yönetimini ve yönetim anlayışını ciddiye almamak en doğru olanıdır!. Karşı fikirde olabilirsiniz ama oy verip sonra aldatıldım demek, her şeyden önce biraz ayıp olmuyor mu? Böylece yıllara bakarak CHP’nin davranış biçimini düşünüyor ve bugünü değerlendirmekten vazgeçiyorum.

Ama hemen arkasından Alb. Çiçek konusunda askeri yargının aldığı karar, sonra HSYK’da neredeyse korsan kararname ifadelerine uzanan davranış biçimi karşıma dikiliyor. Ve yılgınlık içinde arayışlardan vazgeçerek bir şairimizin yıllar önce dilime pelesenk olmuş “Boşuna da telli kavak boşuna senin bütün bu çektiklerin gelmiş konmuşsun bu dağ başına, dağ başı bu kurdu var kuzgunu var…” dizelerine sığınmak istiyorum, ama olmuyor!

Zira “alp” ve “erenlik” vasıflarını hazmedememiş küçük bir gençler grubunun yaptığı ve sonradan düzeltilmeğe çalışılan yanlışına ülkemiz Kültür Bakanının “Türkiye’yi böylesi ilkel yaratıkların yönlendirmesine izin vermeyiz!” ifadesindeki ilkelliğe takılıyorum. Eh bir ülkenin Kültür Bakanı böyle olduktan sonra varın seyreyleyin ötesini demenin en doğrucası olduğuna karar veriyorum. Ve sonrasında da Kültür Bakanından başlayarak o halde demokrasiyi anlayamamış insan yapımızla hemen her kurumda görülebilecek olan “fitneciliğe”, “kulisçiliğe”, “dün söylediğinin bugün başkasını söylemesine”, nihayet ortaya çıkan “enaniyetli ihtirasa” neden kızılmalı ki diyor ve teselli bulmağa çalışıyorum…