Demokrasi Açmazımız!

25

Yurdumuzda ve yurt dışında, özellikle Müslüman ülkelerde olaylar birbirini takip edip gidiyor. Yurt dışında Tunus’ta başlayan veya başlatılan başkaldırı yahut adına halk ayaklanması diyelim, sıçraya sıçraya hemen bütün Arap dünyasını saracak görünmesi âdeta vazgeçilmez noktasında!.. Üst cilasında, esas itibariyle öyle olması da gerektiği üzere halkın yıllar boyu ezildiği diktatöründen kurtulma direncinden kaynaklandığı, içyapısında ise yine Batı sömürgeciliğinin çıkarlarının olduğu gözleniyor.

Öyle görülüyor ki Hâkim Güçlerin istekleri ve yönlendirmeleri doğrultusunda ocağa atılan korların, istenildiği yönde, daha pek çok ülkede ateşleyici olacağı gerçek. Sırada kim var? Yahut nerede, ne şekilde sonuçlandırılacağı soruları bir tarafa, birilerinin çıkarlarının tahkim edileceği ise muhakkak..

Neyse aslında yurt dışında “demokrasi arayışı” kılıfına büründürülmüş gelişmelerden ziyade bu haftaki yazımda, ülkemizdeki demokrasi oyunu üzerinde durmak istiyorum. Cumhuriyet dönemindeki demokrasi arayışlarımızın tarihini, Serbest Fırka ve Terâkkiperver Fırka kör ebeliği yıllarına kadar uzatma şansımız olmadığına göre, hakkında çok şey söylenecek olmasına rağmen 1946 Seçimlerine dayamamız mümkündür.

Başlangıcından sonuçlanmasına kadar pek çok çirkin ve demokrasiyle bağdaştırılamayacak uygulamalarına rağmen ülkemiz, hiç değilse, tek parti yönetiminin o baskılı teröründen kurtulmanın yollarının olduğu idrakine bu seçimle kavuşmuştur. Sonrası, Şemsettin Günaltay ve arkadaşlarından mürekkep bir avuç idealistin CHP içindeki direnç ve davranışlarıyla Türkiye sağlıklı bir şekilde 1950 Seçimlerine ulaşacak ve demokrasinin ilk nefesini hissedecekti…

Ancak demokrasinin sadece halkın inançlarında şekillenmesinin mümkün olmadığı, bunun aydınını da içine alan bir kültür bileşkesi olduğu, ne yazık ki daha DP’nin iktidara adım attığının ilk günden itibaren CHP muhalefetinin meselelere halkı bölünmeye götürecek bir ihtilâtla yaklaşmasıyla belirginleşecekti. Halkının idarecilerinden, siyasilerinden, okumuş-yazmışlarından ve hele hele sivil, askerî bürokratlarından daha ileri olduğu tescil edilmiş bir toplumda bile, adını nasıl koyarsanız koyunuz vesâyetçi azınlık darbeciliğinin ihtirasına engel olunamaması bazen kaçınılmaz oluyordu.

1953’lere, Türkiye’nin idaresi biz Cumhuriyetin sahipleri askerlerden sorulur diyen Samet Kuşçu ve arkadaşlarının darbe hazırlıklarına kadar uzanır. Darbeciliğin başarı kazandığında 1960 yılında kaybedense yeni yeni yeşerme temayülleri taşıyan Türk demokrasisi olacaktır. Çünkü hareket, budama değil vesâyetçi zihniyet yönünde kökten kazımadır. Bir başka ifade ile azgelişmiş bürokrat mantığının işbirlikçi siyasetçilerle birlikte, ülke insanını yeniden kendi mantık ve inançları yönünde şekillendirme ihtirasıdır. Sonraki yıllarsa, adı konulmuş veya konulmamış, açık ve örtülü darbeler veya arayışlarıyla geçecektir.

Bütün bunları vesâyetçi elitin, halkını terbiye etme kompleksinden kurtulamaması olarak belgelememiz mümkündür ama ya siyasî yapımız ve hâkim olan siyasetçilerimiz ne durumdadırlar? 12 Haziran 2011 Seçimlerine gidilirken şöyle bir demokrasimizi gözlemeye çalıştım. Demokrasi, bugüne kadar bulunmuş ve uygulanabilirliği en iyi devlet yönetimi tarzı olarak kabul görmüştür. Halk kendini yönetecek olanların işbaşına gelmesi için sandık başına gitmekte ve oylarıyla vekillerini seçme şansını kullanmaktadır.

Tanımlama bakımından bu belirttiğimiz tarife pek kimsenin itiraz edeceğini sanmam. Ama gerçekten birçok ülkede, halkın bizzat tercihlerini kullanarak, demokrasiyi işlettiği söylenebilir mi? Meselâ ülkemizde!.. Bu konuya ülkemiz açısından yaklaştığımızda, öyle zannediyorum ki, demokrasimiz adına çokta iftihar edecek durumda olmadığımızı itiraf etmek durumunda kalırız. Meselâ, oy vermenin vatandaşlık borcu olduğu inancı içinde sandık başına gittiğinizdeki tercihlerinizi bir an düşününüz!.. Kime oy veriyorum?

Önünüzde, elinize tutuşturulan kocaman listenin üst tarafında siyasi partilerin isimleri ve bu isimler altında, bazı partilerin bazı bölgelerde “aday yoklaması yaptık(!)” safsatası yanında gerçekte parti liderlerinin sıraladıkları adlarla dolu bir liste olacaktır. Küçük illerde, hadi oy vereceklerin bir bölümünün listedeki bazı kişiler hakkında az buçuk görüşlerinin olduğunu varsayalım, ama ya büyük şehirlerde sayıları onları, İstanbul gibi bölgelerinde 20’leri aşan isimlerin kaçı hakkında seçmen vatandaşın fikri vardır veya olabilmektedir! Bu fikirlerin yalan yanlış kulaktan dolma veya çok muteber tarafsız(!) medyamızdan kaynaklandığını söylememek mümkün müdür?

Bir an düşününüz. Seçilecek sıralamasında bazen bir oyun bile önem kazanacağı bir ortamda, bildiğiniz, ahlâkına güvenmeniz yanında ülkesine hizmet edeceğinden emin olduğunuz bir ismin varlığının hemen bir altında veya üstünde yine yakından bildiğiniz bir muhteris veya değer hükümlerinden yoksun biri varsa! Ne yaparsınız? Sanırım vereceğiniz cevap. Alternatif ararım, oyumun iptalini sağlayacak uygulamada karar kılarım yahut da sandığa gitmem olacaktır. Bütün bunlardan en doğrusu şüphesiz alternatif bir listede karar kılmaktır ama ya bugünkü gibi “siyasî seviyenin ve üslûbun yerlerde süründüğü” bir ortamda ne yaparsınız?

Kısaca bugünkü partiler ve seçim kanunlarının uygulandığı bir ortamda halkın tercihlerinin değil, liderin “istikrarlı bir emir-kumanda” zincirinin demokrasi adına ülkeye hâkim olacağı görülmektedir. Seçim vaatleri torbalarına bakmayın siz! Onlar, nisyan ile malûl olmaya mahkûm adımlardan başka şeyler değildir. Bugüne kadar dinlediklerimizi hatırlamak bile yeterlidir. Ha sahi bazen doğrular da oluveriyor arada!.

Türkiye siyasetine damgasını vurmuş, bana göre ise ülkemizin en büyük siyasî talihsizliği olan bir liderin “onlar ne veriyorsa ben 5 fazlasını veririm” demagojisini gerçeğe tahvil etmesini unutmak mümkün değildir. Ve bu kişi,  bırakınız demokrasi etiğine sürdüğü lekelerle o uygulaması ile ülkeyi iflasa giden yola sürüklemiş olmasına rağmen hâlâ siyasetten elini çekmiyor…

Ülkemizdeki demokrasi uygulamalarının tipik örneklerinden biri olmak itibariyle bir an için T.B.M.M. çalışmalarının odaklaşması gereken Grup Toplantılarını hatırlayalım. Burada halkın meselelerinin vekiller tarafından gündeme getirilmesi, icra makâmında olanların da bunlardan yararlanarak tedbirler üzerinde durmaları gerekirken, aksine âdeta lider gösterisine sahne olmadığını söyleyebilir miyiz?

Hatta Mecliste bir dönem vekil olarak bulunan bir dostun söylediğine göre, Grup toplantılarda ön sıraların kapılmaya çalışıldığı ve de lidere müteveccih en fazla alkışın bu sıralardan yapıldığı gözlenirmiş! Bu alkışlar liderin gözüne girme metotlarından biriymiş!.. Günahı söyleyenin boynuna ama şurası gerçek Grup toplantılarında halkın dileklerinin değil, liderokrasinin dileklerinin dillendirildiği vakıadır.

Özetle ülkemizde neredeyse 65 yıldır yaşatılmaya ve uygulamaya çalıştığımız demokrasinin, bazı müesseselerinin varlığına rağmen gerçek anlamda halkın iradesini yansıttığını söyleyebilmek, sanırım, zordur. Demokrasimizin tek parti ideolojisinin kalıntısını tevarüs ederek “liderokrasi” de karar kıldığı, buna bir de “karizmatik lider” gömleği giydirdiğimizi görünce, kendimize demokraside kaç arpa boyu yol yaptığımız sorusunu sormamız gerektiğini düşünüyorum.

Hele bir de, sevelim sevmeyelim, dünün bugünkülere nazaran seviyelerinin liderliğe daha çok yakıştığı İnönü, Bayar ve Menderes gibi isimleri hatırladığımızda, karizma denildiğinde insanın içine karalar düşüyor. Hele bir de tam bu sırada sn Başbakan, bazen yapılan hesabın tutmayacağı “evdeki bulgurdan da olunabileceği” gerçeğini unutarak ve de ülkemizdeki demokraside (!) “sahib-i asli tek başına liderdir” anlayışı yokmuş gibi “Başkanlık” sisteminden söz etmez mi!..

Neyse bu kadar sözden sonra gelelim çözüm teklifine. Demokrasinin en az tenkit edilebileceği bir ortamı bulabilmek için önce partiler ve seçim kanunumuz değiştirilmelidir. Seçimlerde %6’lar çekilecek baraj uygulamasının yanında daha da önemlisi, seçimlerin iki dereceli, dar bölgeli ve tercih oylarıyla gerçekleşmesi sağlanmalıdır. Böylece halkın iradesinin vekillerinin seçimine yansımasında, belki en doğru değil ama doğruya yakını bulunmuş olur. Yoksa birbirimizi hem aldatır, hem de teselli etmeye devam ederiz..