Cumhur’a Karşı Yine Aydın!

23

Bazen kendime şu aydın meselesinde fazla mı ileri gidiyorum, diye sorduğum oluyor. Fakat şöyle hemen her gün ortaya çıkan yeni olayları gözlemek durumunda kaldığımda bu defa “az bile” demek ihtiyacını duyuyorum.

Son birkaç gün içersinde peş peşe ortaya çıkanlar bile insanı şaşırtmıyor ama ıstırap vermeye yetiyor!.. Hele olayların müsebbibi olanların, belli kesimce kendilerine “aydın” sıfatı verilenlerden oluşunun ise “o kafa” yapısını belgelemesi bakımından önem taşıdığını söylemek gerekir. Zira tam doğru şekliyle uygulanmasa da, bu katılaşmış kafa yapısına sahip olanların siyasi parti kisvesi giydiklerinde, halkımız tarafından neden hep muhalefete mahkum edildikleri de böylece ortaya çıkmış oluyor. Bu okumuş-yazmışlar güruhu, ne acıdır, 19’uncu Yüzyılın pozitivist saplantılarından kendilerini hâlâ kurtaramadıklarını belgeledikleri gibi bir arpa boyu ilerleyemediklerini de delillendirmiş oluyorlar… Üstelik bunlar, insanlar arasında var olan kültürler arası farklılıkların düşüncede, yaşayışta ve özellikle değerlendirme anında kendi kafalarındakileri ile örtüşmemesi halini hazmedemiyor ve ona sahip halkı küçümsemeye devam ediyorlar!

Şu resepsiyon meselesine gelmek istiyorum. Her şeyden önce bu resepsiyon türü toplantılarda insanların o masadan bu masaya bir şeyler atıştırarak birbirleriyle konuşmaya çalışmalarını veya birilerini görmezliğe gelmelerini sevmediğimi ve bana bu toplantıların eziyet verdiğini söylemeliyim. Ama ülkemizdeki bu tür davetlerin bir nevi Batılılaşma tezahürü olarak geleneklerimize intikal ettiği ve zarurî hâle geldiği de bir gerçek. İşte tam bu noktada Cumhurbaşkanımızın Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla vermek mecburiyetinde kaldıkları resepsiyonun icadının nerelere kadar uzandığını sorgulamaya ihtiyaç duymaya, sanırım, gerek bulunmamaktadır! Yani bu Cumhuriyet resepsiyon ve de balolarının bir CHP icadı olduğunu bilmemek mümkün değildir…

Evet ama!… Cumhurbaşkanlığı makâmına çıkmış bir zatın, daha önceki yıllarda başlatılmış olan ve yanlış olduğu açık bir uygulamadan vazgeçerek, olması gereken tek resepsiyona dönmesini bir iştirak meselesi haline getirmeyi anlamak doğrusu kolay değil! Bunun altında, açıkça ifade edilmekten kaçınılsa da, başörtüsü konusunun bulunduğu açıktı. Ama olayı bir açmaz haline getirmekse herhalde bilinen bir düşüncenin politik samimiyetsizliğinin göstergesi olmalıydı.. Bu okumuş-yazmışlar partisinin adında “halk” bulunmasına rağmen, neden halkın çoğunluğu nezdinde itibar görmediği ise böylece yeniden belgelenmiş oluyordu.. İnsan ister istemez hatırlıyı veriyor.  Çarşaflı kadınlarımıza parti rozeti takmalar, başörtüsü meselesini iktidara geldiklerinde kendilerinin çözeceği gevelemeleri hep bu zihniyetin gelgit akıl arayışlarından başka bir şey olmaktan öte değilmiş meğer!.. Çünkü CHP zihniyeti, Tanzimat’tan başlayarak İttihat ve Terâkki ile devam eden ve kendilerine veraset olarak miras kalmış saplantılı din, özellikle İslâm ve de dindar düşmanlığı üzerine ancak şal atmakta ve bazı şeyleri gizlemeye çalışmaktan öte gidememektedir…

Başörtüsü meselesini çözmek mi? Bu zihniyetin şekille saplantısı olduğundan ve Batılılaşmayı bu zeminde gördüğünden fazlaca ümit var olmak için bir sebep yoktur. Zaten söz ağızdan çıktıktan sonra buluşulduğu an çözümsüzlüğe sebep göstermek için şunu da içine alalım, yok bunu da dâhil edelim gibi Atalarımızın “ipe un sermek” dedikleri bahanelere sığınmaları gecikmemişlerdir. Cumhurbaşkanlığı resepsiyonu için “parti meclisimizde karar almadık milletvekillerimizi serbest bıraktık” safsatası ise bilinenden öte bir şey değildir. Hele “ben Cumhuriyet Bayramını halkın arasında kutlayacağım” oyunculuğu, sanırım “halk yardakçılığının” en tipik davranışlarından biridir. Fakat herhalde kendi aydın(!) çevreleri dışında sağ duyulu Türk halkı nezdinde itibar sağlayacağını ummak olsa olsa iyi bir rüyadır!.. Hele tam da o günlerde doğru bir siyaset seviyesizliği olarak bile ifadelendirilemeyecek “omurgasız” gibi bir kelime ile Başbakana hitap ettikten sonra!.. Sahi siyasi hayatımızda kullanılan kelimeler dikkate alındığında siyaset dünyamız nasıl bir seviyeye doğru gitmektedir?

Her şeye rağmen teke indirilen Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunun bir gerçeği bir kere daha gün yüzüne çıkardığını söylemek gerekir. Bu, halkına tepeden bakan, halkını küçümseyen ve onu sadece oy makinesi olarak gören, ellerine geçirmiş oldukları makâmlarda vesâyet uygulamalarını sürdürmekte kararlı bir grup okumuş-yazmışın parti kisvesi ve ne yazık askerî kurum içersinde gerçek anlamda halkla bütünleşeceklerini beklemek kolay olmadığı gibi galiba bir ümit olmaktan da öte görünmektedir…

CHP’deki lider değişikliğinden sonra bazı düşünür ve yazarlarımızın, bu partide önemli değişikliklerin ortaya çıkacağı, halka yanaşılacağı ve halka saygı duyulacağı tezini işlemelerini, ummuyorum ama “İnşallah yanılan ben olurum” diye değerlendiriyordum. Fakat tez konularımdan biri olan CHP hakkında çok yanılmayacağımı da düşünmüyor değildim… Ki gelişmeler düşüncelerimi doğrular yönde şekillenmekte gecikmedi. CHP belli kesimlerde sahip olduğu vesâyet zincirinin kırılmasını önlemek için dün olduğu gibi bugün de olayları “öcülerle” sürdürmekten kolayca vazgeçmek niyetinde görünmemektedir. Çünkü o ve benzerlerine göre “cahil ve gerici halkımızı(!)” ancak kendileri vasıtasıyla, hele bir de askerleri yanlarına alırlarsa, daha iyi bir şekilde medenileştirilecektir!… Ve acıdır, milletinin büyük sevgisine rağmen Türk ordusunun belli kademeleri de, hâlâ bu saplantılı bakıştan ve de vesâyetçilikten kendilerini kurtarabilmiş görünmemektedirler!..

Ayrı bir askerî resepsiyon doğrusu içimi acıttı. Hele Anadolu şehirlerinin bazılarında resepsiyonlara katılmalarına rağmen başörtülü hanımları gördüklerinde öcü görmüş gibi toplantılardan ayrılmaları daha da acı verdi bana. Ama sonra birden bu olaylar beni 1961-63 yıllarında yaptığım Yd. Subaylık yıllarıma götürdü. O yıllarda 27 Mayıs Darbesine karşı basın hayatında hemen tek güç haline gelmiş olan Yeni İstanbul adlı gazetesini okuduğum için bulunduğum yerden başka bir şehre sürülecek ve de gittiğim yerde bir bahane bulunarak üç gün katıksız hapis yatacaktım! Ama o yıllar darbe sonrasıydı ve gelişmeler, demokrasinin sunduklarıyla aradan neredeyse 60 yıl geçmişti!.. Fakat öyle görülüyordu ki zihniyet bir arpa boyu ilerleyememiş!..

Son haftanın meselelerine resepsiyon konusu nokta koymalıydı!.. Fakat siyasilerle şekillenen “seviyeli(!)” omurgaya müteallik konuşmanın ürpertisini atlatamadan aydınlarımızdaki seviyeyi tescil edecek bir yazı gündeme geriverdi. Yazıyı okumamıştım. Çevremde söylenildiğinde ilk aklıma gelen, eğer yazılmışsa ve çocuklarımızdan birileri tarafından bu ifadenin açıklaması istenirse, onlara verilecek cevabın zorluğu idi. Çünkü yazılan, değil bir siyasiye, sıradan bir sokak insanına bile söylendiğinde kıyamet vesilesi olabilirdi! Ne demekti, “bunlar analarını bile satarlar!” Bu nasıl bir seviye veya kindi? Bir kimseyi sevmeyebilir, beğenmeyebilir, hatta nefret bile edebilirdiniz ama siz, yılların yazarı olarak bir seviyeyi temsil edecek, örnek ifadeler kullanacak noktada bulunması gereken biri değil miydiniz?  

Söylediklerim ne abes şeyler değil mi!.. İşte bizim aydınımız bu.. Bütün bu kısa sürede yaşananlardan sonra “vah benim Türkiye’m”, “vah benim münevverden aydına geçişteki çöküşü simgeleyen eğitim sistemim” demekten kendimi alamadım. Ve sonuçta bu aydın kıratından, her zaman övündüğüm ve güvendiğim halkımızın sağduyusunun varlığına sığınmaktan başka çare bulamadım…