Çözümlenmedik Meseleler!

28

Son zamanlarda özellikle iktidar çevrelerinde “çözümlenmedik meselelerimiz kalmayacak!” sözleri sıkça dile getiriliyor. Çözümlenmedik meseleler!.. Tabiatıyla her ülkenin çözümlenmesi gerekenleri vardır ve olacaktır. Bu çözümlenmesi gerekenler içinde mutlaka öncelik taşıyanlar da vardır. Ancak çözümlenmedik meseleler diye bazı konuları gündeme getirmek ve bunları içinden çıkılmaz hâle sokarak çözümsüzleştirmek doğrusu bir marifettir ve buna da ancak şapka çıkarılır!

Ülkemizde son günlerde “çözümlenmedik mesele” olarak sunulan bazı konulara bakıldığında zamanın yarayı kısmen de olsa tedavi etmiş olduğu, buna karşılık  “tahriklere çanak tutacak tarzda” mesele adı altında yeniden gündeme getirildiğinde kargaşaya ve kafa karışıklıklarına yol açtığı görülmektedir. Üstelik sürtüşme ortamından uzaklaşmış meselelerin çözümlenmemiş gösterilmesinin, kendi inisiyatifinizle değil de dışarıdan yönlendirilmekte olduğu düşüncesine de kuvvet kazandırmaktadır. Hele bir de “başörtüsü gibi” bir meseleyi “çözmek adına”, -ki bunda şüphelerim var-, tam bir çözümsüzlüğe mahkûm edecek basiretsizliği göstermişseniz, gündeme getirdiğiniz meselelere halkın önemli bölümünün şüpheyle yaklaşmasını tabii görmek gerekir.

Öyle görülüyor ki ülkemizdeki kolaycı anlayış, herhangi bir meseleyi önce kaosa sürüklemek sonra da “ben elimden geleni yaptım ama!” diyerek işin içinden sıyrılma yollarını aramak tarzını benimsemektedir!.. Fakat bütün bunlar gerçekte belli kesimin, hatta kesimlerin  “sahte mağduriyet oyununa” çanak tutmakta ve neticede yöneticilerimizi oyunun maşası durumuna düşürmektedir. Ortaya atılan açılımlar veya çözülmemişlerin temelindeki hastalık buradadır…

Esas itibariyle dikkatle gözlendiğinde ortaya atılan konuların sebep ve müsebbibi çoğu birbirinin içindedir. Gelişmelerse, bazen anlaşılır bazense anlaşılmaz noktadadır amma kamuoyu “günübirlik çözülecek çözümsüzlüklerle” pekâlâ meşgul edilmektedir.

İşte bunlardan biri… Kürt veya kılıf giydirilmiş şekliyle demokratikleşme açılımı adını taşır duruma getirilmiştir! Ülkenin pek çok yöresinde kargaşaya sebep olacak böylesi bir “açılım” anlayışını gündeme getirirken meselenin içerden ve dışarıdan karıştırılabileceğini düşünerek değerlendirmek ve buna göre tedbirler almak gerekirdi. Buna imkân da varken, tıpkı başörtüsü meselesinde yapıldığı gibi “ben iktidarım attığım adımlar en doğrusudur, o halde benimle hareket edeceksiniz” yola çıkmanın mantığını anlamak kolay değildir.

Gerçekte yanınıza alabileceğiniz ve yıllar önceden kendini bu konuya kayıtsız şartsız, hatta daha da ileri giderek tehlikeli bir şekilde tahrik edici hüviyetle  bağlamış bir CHP ile uzlaşmak varken, ben yola çıkarım peşimden gel demek, olsa olsa âkil değil ancak siyasetçi mantığıdır!. Amma çözümsüzlüğe giden yolun da başlangıcıdır… O halde bu meselede  insanımızın aklına pek çok şüphenin gelmesine şaşmamak gerekecektir. Üstelik konuda yanınıza almaya çalıştığınız grubu da tam değerlendiremediğiniz açıkça ortaya çıkmaktadır. DTP’den söz ediyorum. Bu partinin, küçük de olsa bir bölümünün olumlu adımlar atılmasından yana olduğu düşünmek istiyorum, ama aralarında öyleleri var ki, kasıtla meseleyi kaşımakta ve PKK ile Abdullah Öcalan saplantısını her hareketlerinde öne çekerek bunca yıldır birlikte yoğrulmuş kültür varlığını dinamitlemeye çalışmaktadırlar. Her fırsatta kullandıkları tahrikçilikten söz etmiyorum, sadece Habur girişini ve sonrasında İzmir olaylarındaki gelişmeleri gözden geçirmek bile oynanmak istenen oyunu görmeye yetmelidir.

Tarihe bakacak olursak dünden gelen hatalar yok muydu? Tabiatıyla vardı! Ama bütün olanlar, yaşananlar tek taraflı değildi. Meselâ şakiliğin, devlete baş kaldırmanın ve işgalci kuvvetlerle işbirliği yapmanın hiç mi anlamı yoktu! Bunlar bırakınız devlet karşısında fertler karşısında da suç değil midir? Oysa bütün bu gerçekler üzerinde durulmayarak “ezilmişlik ve mağduriyet” edebiyatı tam bir ateist-marksist söylemi ile birlikte kullanılmaktadır. Eğer kasıt yoksa(!), bilgisizlik ve şuursuzluktan söz etmek sanırım hafif kalır… Kısaca görülen ve galiba ortaya konulan “çözümsüzlüğü çözülmemişlerle çözmemek” düsturudur!.

Zulüm mü? Tarihe, çok uzaklara da değil, yakın zaman dilimlerine bakmak kâfidir. Zulümden bahsettiğinizde bundan sağcısından solcusuna, Alevi’sinden Sünni’sine, Türk’ünden Kürd’üne, dindarından ateist-marksistine kim kendini uzak tutabilmiştir ki? Burada sorumlular şu veya budur ama tek taraflı da değildir.. Eğer meseleye tek boyutlu bakarak istismardan söz edeceksek, Güneydoğu’da feodal yapı içersinde istismarı gerçekleştirenlerin ve ırkî esasları ele alacaksak kendi ırklarından olan ağaların olmadığı söylenebilir mi!..

Şurası muhakkaktır ki, halkımız kendi haline bırakıldığında ve tahrik edici unsurlar gündemde olmadığında, hiçbir zaman şu veya bu yaşayış biçimini veya ırkî varlığı benimsemiş olan komşusu veya ülkedaşıyla sorunlu hale gelmemiştir. Birlikte yaşama şuuru devam edip gitmiştir. O halde görülen “açılımlar” adıyla yeni bir takım ayrışmalar gündeme getirilmiş ve de üstelik şuursuzca tahrik edici söylemlere kaynaklık edilmiş olduğudur…

Çözümsüzlükler adıyla gündeme getirilenler arasında çok konu bulunmaktadır. Beni en çok başkalarının parmağının olduğunu düşündürense Kıbrıs meselesidir. Sanırım bazı kimselerin kafaları ya almıyor veya dış baskılarla almaması sağlanıyor! Böylece Kıbrıs’ta çözümsüzlük var ve de tek taraflı olarak Türkiye ona çözüm aramakla yükümlüdür anlayışı ileri sürülüyor! Yok böyle bir şey. Kıbrıs meselesi defalarca çözümlenmiştir.

Bunu çözülmemiş gösterense, çözümü 12 Adalar, Girit veya Rodos gibi Yunanistan’a ilhakta görenlerdedir. Yahut Kıbrıs’ı Orta-Doğu’da köprübaşı olarak tasarlayan emperyalist hükümranlık peşinde koşanlardır! Kıbrıs meselesi, isterseniz hatırlayalım, üç defa çözümlenmiştir. Birincisi, Londra-Zürich anlaşmalarıdır. Böylece Türkiye uluslar arası sahada yeniden boyun eğicilikten kurtulmuş ve Kıbrıs üzerinde garantörlük imkânını elde etmiştir. İkincisi 1974 Harekâtına sebep oluş ve KKTC’nin kuruluşuna giden gelişmelerdir. Üçüncüsü ise Annan Plânına olumsuz rey veren Rum tarafının kararıdır. O halde hâlâ neyin çözümü aranmaktadır? Böylesi bir tezgâha çanak tutanların zaaflı tavırlarını anlamaksa mümkün değildir.  Efendim, ama Kıbrıs tek devletti ve Rum tasallutu altında Türkler yaşamak durumundaydılar, bundan sonra da öyle olmalıdır, deniliyorsa ki öyle görünüyor buna evet demenin ifadesi, ağır da olsa, sanırım çok açıktır.

Kıbrıs diye bizim bir meselemiz olmamak gerekir. Kıbrıs’ta iki halk ve iki kesim vardır. Öyle ki Kıbrıs Rum tarafındaki halk da, yapılan anketlere göre bunu kabul etmiş ve Türk tarafıyla -eşit birliktelik anlamında- beraberlik istememektedir. O halde! Nedendir, tam cevabını bulamıyorum ama davranışlarına şüpheyle baktığım ve bana fizikî olarak da sevimsiz gelen bay Talat için Nisan’da yapılacak seçimler işaret edilerek, Rumlara “uzlaşın yoksa!” şantajına bizim Dış Politikamızın tevessül etmesine bir anlam vermek istemiyorum. Arkasından da konu dışarıdan kumanda edilerek yürütülüyor, diye kafalara soru işaretinin gelmesini de yadırgatıcı bulmuyorum.

Çözümlenmedik meseleler mi dediniz? Siz bunu AB veya başkaları için değil de kendi halkınız için yaptığınıza önce kendinizi ikna ediniz! Sonra da ülke içinden uzlaşı arayınız. Gerisi kolay. Bunun için de düşünen kafalar yetiştirecek eğitim sistemine ihtiyaç olduğunu bir kere, bir kere daha düşünerek değerlendiriniz. Yoksa çözümlenmedik meseleler başlığı altında devletin güvenliği ve kamu yararı gerekliliğinin bile, bugünkü gibi, anlatımını yapmak zor olacaktır!.

İşte çözümsüzlükler başlığını düşünürken birden Danıştay’ın Katsayı kararı gündeme oturuverdi. Bu karar üzerine binlerce öğrenci ve aileleri sıkıntılı bir Bayram geçirdiler. Kimilerine göre karar şaşırtıcıydı ve olmaması gerekendi. Danıştay, çözümlenmiş bir meseleye, nasıl olurdu da “önceki kararında tek yetkili bulduğu YÖK ifadesi hilafına bu tarz yeni bir karar verilirdi?” Böylesi sorular normal bir hukuk devleti için geçerlidir. Fakat hukuk anlayışımızı gerilere sardırarak 27 Mayıs 1960’a kadar götürdüğümüzde, Darbeye icazet veren ve hatta Yassıada da şahitlik yapan Anayasa profesörlerinin varlığıyla nasıl torpillendiğini ve hukuk anlayışımızın siyasi veya ideolojik saplantılarla şekillendiğini gözlediğimizde -ki örnekleri çoğaltmak mümkündür-, bu karara hiç şaşmamak gerekecektir.

Mesele, sonrasındaki tedbirlerinizdir. Benim sorum ise başvurunun altındaki Baronun imzası ile iptal gerekçesindeki ifadelerdir.. Yani!.. Söze gerek olduğunu sanmıyorum…