Bu İnsan Yapısıyla Dimyata Pirince Giderken

46

 

Son günlerde 13 şehrimizin Büyük Şehir uygulamasına alınmasıyla ilgili Kanun teklifi görüşülürken son birkaç yıl içerisinde defalarca ziyaret etme imkânını bulduğum iki güzide şehrimizin belediyeleri ile ilgili tespitlerimi hatırladım.

Bu şehirlerimizden biri Güneydoğu, diğeri Batı Anadolu’muzun sınır şehirleri vasıflarına sahip. Yani içeride yaşayanları bir taraf bırakınız dışarıdan gelenlerin ilk intiba olarak karşılaşacakları yerleşim yerlerimiz… Şehirleşme konusunda özellikle 1980 sonrasında belediyeler arası rekâbetin de getirdiği yarışma içerisinde şehirlerimizin çoğunun, görünürlüğe ve maddeye dayalı epeyce önemli mesafeler aldığında şüphe yok.

Kısaca derde deva bazı hizmetler konusunda adımlar atıldığı inkâr edilemez. Hatta bunlara propaganda unsurunu ağırlıklı ama içeriği çok önemli olmayan kültürel ve görsel muhtevalı bir takım yayınları da ilâve etmek mümkün. Ancak çoğunun daha ziyade göze batıcı ve gelecek seçim dönemine dönük yatırımlar olduğu, derinliğine ve kültürel gelişmişliğe hitap etmeyen, daha ziyade Belediye Başkanlarının geçmişten getirdikleri kültürel donanımlarıyla ilgili olduğu bir gerçek. Çoğu belediye mensuplarında da, maalesef bu muhtevanın kolayca bulunmadığını, yukarıda belirttiğim iki şehrimizde bizzat görerek yaşadım…

Yine tespitlerimin içerisinde buralarda ve diğer başkaca şehirlerimizde gözlediğim sosyo-kültürel ve geleceğe dönük meselelerin takipçilerinin, 1980’li yıllarda değerli hemşehrim Hasan C. Güzel’in Özal’dan aldığı destekle gündeme getirdiği halk adamı vasıflılarına ulaşmış valilerin devlet ağırlığını koymaları ve gönül vermeleri ile yürütüldüğüdür… Konuda, geçmiş yıllarda bir Vakfın Başkanı olduğum dönemde, Yörelerindeki Taşınmaz Kültür Varlıklarına sahipliklerini değerlendirdiğimiz ve Ödüle layık gördüğümüz Valiler arasında, hemen ilk aklıma gelenler Urfa, Amasya, Kastamonu, Gaziantep, Bilecik vb kentlerimizin valilerinin bulunmakta olduğuydu.

Kısaca valilerin önderliğinde, hatta daha ileri bir ifadeyle halk yardakçılığı yapma gereği duymadıklarından valilerin yükleniciliğinde, yukarıda bahsettiğim ve hemen aklıma gelmeyen birçok şehrimizde de kültürel öncülüğü valilerin yaptıkları gerçeği bir vakıa olarak yaşadıklarımdı. Bahse konu iki şehrimiz de bunlar arasındadır. Bu şehirlerimizde insanın kültürel iç dünyasını yansıtan “estetik” ve “güzellik” anlayışının “Taşınmaz Kültür Varlıklarına” belediyecilerin bakışlarının, gözle görülmediğinde inanılması kolay olmayan, ibretlik(!) bir vurdumduymazlık taşıdığını hayretle müşahede etmiştim..

Muhteşem taş veya ahşap eski binaların üzerinde âdeta alay eder gibi konmuş antenler, binayla ilgili olmayan sonradan çıktı hâlinde yapılmış çirkin balkonlar, yetmedi, yer kazanmak amacıyla muhteşem taş işçiliğinin önüne çekilmiş beton duvarlar hep bu Belediyecilik anlayışının yansımalarıydı. Bunlara kırılmış kaldırım taşlarının insanı hastanelik eden yapısını, rengarenk boyanmış ahşap eski binalardaki estetik yoksunluğunu, yahut muhteşem olduğu kadar dünyaca ünlü bir taşınmazın avlusunda yürümenin güç olduğu engebeleri ve nihayet hemen o muhteşem yapının duvarların dökülmüş çöp veya hurdaları ilâve edebilirsiniz…

Efendim ama her yerde böyle değil, dediğinizi işitir gibiyim…  Doğru ama ben genelden ve halk yardakçılığının getirdiği olumsuzluklardan bahsederken bunu önleyici uygulamaların ancak devlet adamlığı ile gerçekleşeceğini ve de illâ seçilmiş olmanın da devlet adamlığı vasfını kazandırmadığını dile getirmek istiyorum… İsterseniz bu iki şehrimiz bırakarak İstanbul’a da dönebiliriz.

Peki o Zeytinburnu’nda İstanbul’un siluetine kurşun sıkan müsaadeyi kim vermişti? Yahut kıyamet kopması üzerine yarı yarıya törpülenmesine rağmen Haliç’ten Süleymaniye Camii’ni hiçe sayan koca mendirekli köprü kimin onayından çıkmıştı? Gelecek seçimlerde yeniden seçilmek ümidiyle sessiz çoğunluk haline gelmiş iktidarın Belediye Meclisi üyelerinin bunda günahları yok mu? Şimdi, bu yeni kanunla birçok şehrimizde, en azından bir nevi tampon gibi olan İl Genel Meclisleri kaldırılırken valilerin yetkileri de törpüleniyor ve sonra da demokrasi(!) adına yukarıdaki örneklerinde olduğu gibi kültürel kalkınmadan yoksun bir maddeleşmeyi öne çekebilecek bir yapılanmaya gidiliyor. Buna federal yapının alt yapısı oluşturuluyor demek istemiyorum ama!..

Bütün bunları yazarken içim yanıyor! İyi niyetinden şüphe etmeden devlet varlığını demokrasi adına olduğu iddiası ile törpüleyen anlayışın yanlışının idrakinde olmasını temenni ediyorum. Ama boşuna! Çünkü dışarıdan üflenenler daha geçerli… Hatırlayınız böylesi uygulama örneklerinden bir başkası Tarım Bakanlığı ile ilgili Kanun Kuvvetinde bir Kararnamenin son bendlerine sıkıştırılan Vakıflar Kanununa “Özel Vakıfların Taşınmazlarının” iadesi ile ilgili madde sokulmuştu! Bu maddenin Müslüman vakıfların hiçbirini dikkate almadığı ve sadece Gayrimüslim Vakıflara ait olduğu ise ayrı bir konu! Yani!… Acaba diyorum zamana uyum göstereceğiz ve kişileşeceğiz derken toplumun değer hükümlerinden sonra devletten de mi vazgeçmek niyetindeyiz! Bu noktada beni üzense bütün bunlara çanak tutanların dost bildiklerimizden atılan dikenli güller olması…

Bunlar da geçer Ya Hû diyerek okuyucularımın Bayramını kutlarım.