Birilerinin Medeniliği ve Demokratlığı Üzerine

27

Zaman, bazı olaylara karşı, şaşma duygunuzu ortadan kaldırabilir!.. Meselâ her seçimden sonra kaybeden partilerin aldıkları oyların diğerlerinden, özellikle de seçim galibinden, nasıl daha yüksek ve de daha anlamlı olduğuna dair anlatılanların artık vakıa-i âdiyeden haline geldiği bilinendir. Olay bu tür ahkâm kesmeleri hemen her seçim sonrasında duymakta olanlar içinse kanıksanan ve hatta söylemde biraz gecikme olduğunda “şaşılacak şey bu defa geç kaldılar(!)” bile dedirten bir bekleyiş haline gelmiştir… Son Referandumdan sonra meselenin seçim kazanmağa bağlı olamaması ve aradaki farkın yüksek bulunması dolayısıyla, önce herhalde bu defa “kazanmışlık sendromu” yaşanmayacaktır diye düşünmüş ama sonra “bakalım bu defa nasıl bir şekil bulacaklar” demekten de kendimi alamamıştım…

Nitekim çok geçmeden “halka şunu verdiler, bunu dağıttılar”, “devlet baskısı yaptılar” nakaratlı bahaneler gecikmedi!.. Buna rağmen, bu defa hiç değilse %42’nin %58’den yüksek olduğu iddialarının ortaya atılacağını beklemiyordum. Ancak aklıma gelmeyen hususu, belli kesimde yer alarak Türk toplumun vazgeçilmez aydınları oldukları kisvesini giymiş okumuş-yazmışlar zümresi, eksik olmasınlar, bizleri aydınlatacak ifadeleri birbiri peş sıra dile getirmeğe devam ettiler. Böylece bir taraftan kamuoyunu aydınlatırlarken(!), bendenizi de yılların gerisindeki çağrışımlara çektiler…

Önce ve tabiatıyla, zaman zaman önceki yazılarımda da zikrettiğim, şefleri İnönü’nün kaybettiği bir seçim sonrasında gazetelere yansıyan takallüs etmiş çehresi ile “nankör millet” deyişi ilk aklıma gelendi. Sonra, her seçim sonrasında rakamlar dilinin ters yüz edilerek bu yolda nasıl galip olduklarının anlatıldığı plâğı hatırladım. Bu plâk bir süre gündemi işgal etmek üzere devreye sokulur ve bulmakta mahir oldukları yeni bahanelerle donatılırdı!..  İlk yıllarda bu seyri biraz hayretle, biraz da “bir yaşına daha girmenin” hüznüyle bu rakam hokkabazlığının nasıl bir marifet olduğunun derinliğine varmağa çalışırdım. Sonraları bunun siyasî bağımlılığın bir hüner gösterisi olduğunu anlayacaktım.

Demokrasimizin ilk yıllarında seçimlerin “bazı itiraz ve bahanelere haklılık payı verdiğini de” belirtmek isterim. Zira çok partili sisteme girildikten sonra seçim sistemleriyle o kadar çok oynanır hâle gelmişti ki bu, karşı tarafın kısmen de olsa, itirazlarına kaynak olma şansını vermekteydi. Fakat 12 Eylül 2010’daki seçim değildi ve tek boyuta sahip bir oy verme sistemi içinde sadece evet yahut hayır denilmişti. Bana göre, Türkiye’miz için oldukça da yüksek bir katılım oranı, %77 ile gerçekleşmişti. Üstelik sadece genel seçim dağılımındaki rakamlar ele alındığında muhalefetteki hayırcılar cephesinin, iktidardaki partiye göre daha çok sayıda oya sahip göründüğü açıktı. Buna rağmen, ortaya çıkmış %16’lık fark önemliydi. Kısaca bu bana rakamın çok kolay ters yüz edilemeyeceğini düşündürüyordu! Ancak önce muhalefetteki siyasilerden, sonra da malûm zihniyetin tezahürü olarak onları temsil edenler devreye girecek ve rakam sihirbazlığını da aşan açıklamalar yapacaklardı!.. Neyse ki rakamlarla daha çok oynayarak halkın kafasını karıştırmağa kalkmaktansa bu defa bazıları açık ve seçik beyinlerindekini akıtmayı tercih edeceklerdi. Böylece aydınlıkları beyanlarıyla sabitlenen bay Çölaşan ve bay Özdemir, bizleri temeldeki asıl görüşlerden de müstefit olma şansına kavuşturacaklardı!…

Bunlara göre “evet” diyenler “gaflet, delâlet ve sonraları o saftakilerin oranını %15’lere düşürseler(!) de hıyanet” içinde olanlardı ve “bunların demokrasi, eşitlik, özgürlük gibi” meselelerle ilgileri ve de kaygıları yoktu. Ben doğrusu bu samimiyete şapka çıkarttım!.. Zira bu zihniyet “nankör milletinden” yola çıkarak her seçim kaybedişten sonra halkı, “gericiler, mürteciler, kuyruklar, takunyalılar” olarak görmüş,  sonrasında bir adım daha atarak “karnını kaşıyanlar ve de bidon kafalılarda” karar kılmıştı! Ancak bütün bunların beyinlerindeki irini tam yansıtmadığını kavrayarak nihayet, 1946’dan bu yana iradesini ortaya koyan halk çoğunluğuna, akıllarındaki gömlekleri giydirmeye karar vermişlerdi…

Kendileri ve de gölgelerinden başkasına medeniliği, insaniliği, demokratlığı(!) yakıştırmayan, bu zihniyet bize sormazlar ama olsun biz görüşümüzü dile getirelim. Bunlar halkının değerlerine yabancılaşmış okumuş-yazmışların ta kendisidir ama ne yapalım ki içimizden birileridir!. Bu yüzden kendilerine yine de teşekkür borçluyuz!.. Zira el aldıkları şefin ve sonrasında tilmizlerinin kendi aralarında söyleye geldiklerini nihayet açıkça söylemişlerdir. Biz de hiç değilse onların milletlerine o kafalarıyla nasıl “gaflet, dalâlet ve de hıyanet içinde olmadıklarını” daha vazıh bir şekilde öğrenmiş olduk…

Yukarıdaki satırlarımızda tespit ettiğimiz davranış biçimiyle tam örtüşmese de aydınımızdaki(!) davranış bozukluğunun bir başka örneğine, 12 Eylül referandumu öncesi ve sonrasında, kendilerinin “ne kadar demokrat ve askerî darbelere karşı” olduklarını anlatanları gözlerken de şahit olmuştuk. Sayfalarca yazılar ve kanal kanal söylemler!.. Bunları duydukça veya okudukça “Hey Allahım!” demekten kendimi alamamıştım. Meğerse medya mensuplarımızın, akademisyenlerimizin ve de aydınlarımızın nereyse hemen hepsi(!) ne kadar da askeri darbelere  ve de 12 Eylül Anayasasına karşıymışlar!..

Yahu biz 1957’lerden beri bu medyanın ağababalarını, bugünün akademisyenlerinin büyük büyük önder isimlerini, aydın kisvesi giymiş ahkâmcıları yaşamamış, duymamış ve okumamıştık da hayal kurmuş veya rüya mı görmüştük? Bu konuda doğrusu hele hele basınımızın ve aydınımızın iç yüzünü gündeme getirmek üzere şöyle bir “karşılaştırmalı araştırma yapacak” sabırlı bir araştırmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Ne fark eder, diyeceğinizi biliyorum ama olsun! Bu meşinleşmiş pişkinlikten bir şey elde edilmez ama hiç değilse aralarından birileri belki hicap duyar!.. Yahut daha önemlisi, yeni nesiller gerçekleri görerek bunlara benzeşmekten nefretle imtina ederler..

Bazen şöyle 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve nihayet 12 Eylül 1980 öncesine doğru hafızamı kaydırarak düşünüyorum. O yıllardaki gazete manşetleri, makale yazan belli ahkâm kesicilerin zemine uygun yazıları, bazı akademisyenlerin sınıflara kadar inmiş olan siyaset kokan tavırları, bir kısım iş çevrelerinin yaltaklıkları ve nihayet halkını küçümseyen ve burnundan kıl aldırmayan aydın yaftalı kişilerin darbe teşvikçisi davranışları geliveriyor aklıma… Tabii kendimi yine hayalcilikle suçluyorum.. Fakat hafızam beni yine dürtüklüyor ve hiç değilse şu 12 Eylül 1980 öncesini hatırlamağa zorluyor.

1971’den 1980’inin 11 Eylül’üne kadar yaşananları şöyle bir gözümün önünden geçiriyorum. Sorular geliyor aklıma… Ey bugün demokratlığı kimseye bırakmayan, askeri darbe karşıtlığını ve 12 Eylül Anayasası adını verdiğimiz Anayasa metnine karşı olduklarını dile getirenler… “Sahi sizler o dönemde ve de 11 Eylül akşamına kadar bugün dile getirdiklerinizi mi söylüyordunuz? Yoksa iç savaşa sürüklenmekte olan ülkemizde bir an önce askerin müdahalesini mi bekliyor ve hatta teşvik ediyordunuz?”

Yalanı bir taraf bırakınız beyler, hanımlar… Türkiye’deki ortam, o süreçte şu veya bu sebeple veya şu veya bu şekilde öylesine bir hâle sürüklenmişti ki iç savaştan kaçınmak için tek ümid, ne yazık ki askeri müdahale beklentisi idi.. Efendim bu durumu hazırlayan ortam veya ondan sonrası!.. Bu hususların tabiatıyla üzerinde durulmalıdır. Eğer ortamı hazırlayan bir takım farklı gelişmeler varsa ki, var görünmektedir, o zaman da öncelikle o yıllarda iktidarda olan sn Başbakanın basiretsizliği sorgulanmalıdır.

Özetle şunu söylemek istiyorum. Eğer bizim aydınımız samimiyse, elini vicdanına koyacak ve 12 Eylül 1980 öncesi “askeri müdahaleyi” kendileri dâhil bütün milletin bir kurtuluş, bir çıkış yolu olarak beklemekte olduğunu itiraf edecektir. Darbe sonrasında eline iktidar gücünü geçirenlerin “at gözlüklü bakış açısıyla” ortaya koyduklarını tasvip etmekse elbette mümkün değildir. Ama!.. Öylesi bir ortamda beklenilenin de bir kurtuluş reçetesi olarak müdahale olduğu, kendileri dâhil, halkın büyük çoğunluğunun böylesi bir istimdat beklediği ise açıktır… Sonra uygulananlarsa tabiatıyla ne istenen, ne de olması gereken acılar getirmiştir ki bunun hesabı sorulmalıdır..

Gelelim 12 Eylül Anayasasına! Hayranlıkla, çünkü artık şaşırmıyorum, bizim okumuş-yazmışlarımızın esnek-oynak yapılarını takip etmenin gereksizliğine inanarak “bakalım bu defa hangi öcü ile yola çıkacaklar ” diyerek beklemeyi tercih ediyorum. Maşallah meğerse hemen hepsi de “hayırcıymış(!)” o günlerde. Herhalde %92 evet oyunu vermek üzere bizler seferber edildik de mükerreren oylar kullanarak bu oranı tamamladık. “Yahu ayıptır, samimi olun” demek bile kifayetsiz olacaktır sanırım. Çünkü 12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında hulûs içinde poz poz, resim resim darbecilerin etrafında halka olanların mümtaz(!) medyamız mensuplarından iş çevrelerine ve de akademisyenlere uzanan bir çizgide, hatta tavassut dileklerinde olduklarını herhalde birileri hatırlayacak ve de hatırlatacaktır!.. Aradan 30 yıl geçtikten sonra bu darbe sevdalılarının, nisyan ile malûl zihne güvenerek demokratlıklarını birilerine yutturabilirler ama ya resimleri, yazıları nasıl ortadan kaldıracaklardır? Pardon belki de hepsi montajdır!..

Peki, hadi 30 yılı düşünmeyelim diyelim, ya daha bugün denilebilecek kadar yakın 28 Şubat ve 27 Nisan muhtıraları karşısında askerî darbe çığlığı atmamakta oldukları kolayca unutulabilinir mi!.. Sanırım ülkemizin asıl sorunu budur. Seçimler veya referandumlar, darbeler veya muhtıralar bir tarafa, asıl incelenmeye alınması gereken bizim okumuş-yazmışımızdaki karakter yapısı ile samimiyettir…