Birilerinin Hiç mi Suçu Yok!

31

Bu yazı her şeyden önce yanlış anlaşılmamalıdır. Burada hatalı güç kullanan, hatta öfkesine yenik düşen güvenlik güçlerinin tasvibi anlamı yoktur. Davranış biçiminin belli dönemler itibariyle devamlılık arz etmesi gereken bir meslek içi eğitim gerektiği de kaçınılmazdır. Ama Allah için söyleyelim, olayı veya bu tip olayları tahrik edenlerin hiç mi suçu yoktur ve olmamıştır!..Kısaca konuya şöyle başlamak istiyorum. Acaba biz bize mi benziyoruz? Yoksa aramızdan birileri beyin yıkama uygulamalarında öylesine ustalaşmışlar ki toplumu kendi yörüngelerinde şekillendirmek için ellerinden gelenin fazlasını yapma becerisine sahip olmuşlar! İttihat ve Terakkinin siyaset hayatımızda yer edinmeğe başladığı zaman diliminden Cumhuriyetin kuruluşuna intikal eden seyirde, hep kendi düşüncelerinin gerçek olduğunu zorlayarak kabul ettirmeğe çalışan bir zümrenin, demokratik teamülleri umursamamakta nasıl direndiğini dikkatle incelemek gerekir. Bu dediğim dedikçilerin tek doğrunun kendilerinde olduğu iddiaları yanında, asıl üzerinde durulması gerekenin müthiş bir inatla, bunların aralarında ihtilaf olsa da, uzlaşarak kabul ettirmek istediklerini hiçbir zaman gündemden düşürmemekte olduklarıdır. Yapılarının ve düşüncelerinin demokratik seçimlerle hiçbir zaman iktidara taşınmamış olması, onlarca önemli değildir. Temel hedef seçimi kim kazanırsa kazansın iktidarı muktedir kılmayarak kendi ideolojik saplantılarının doğru olarak kabulünü sağlayacak ortamın oluşmasıdır. Çeşitli yollar denenerek iktidarların güçleri iğdiş edilmek istenir! Çoğu başarılı da olunur. 

Ancak belli fasılalarla da olsa seçim kazanmış iktidarların bazı zaman dilimlerinde muktedir olma çabalarının başarıya ulaştığı görülür. Meselâ Atatürk döneminin 1930’lara kadar olan yılları, DP’nin 1950’den 1956’lara, AP’nin 1965’den 1969’a, ANAP’ın 1983’den 1986’lara ve nihayet AKP’in 2002’den 2007’e kadar olan yılları. Bu yıllar siyaseten başarılı devrelerdir. Ancak bu dönemlerde de bahsi edilen kadroların ve yapının “dediğim dedik” tavrından vazgeçtiğini söylemek safdilliktir. Bu sıraları onlar adeta birer kuluçka devreleri olarak kullanmışlardır. Çeşitli örgütleri olayları kapalı veya açık şekilde istismar etmekten kaçınmayarak alt yapı oluşturmağa çalışmışlardır. Taa ki fırsat zuhur etsin!.. Böylece ortam şekillendirilmiş, ülkenin istedikleri yönde darbelerle ele geçirilmesi sağlanılmağa çalışılmıştır! İdeolojik olarak düşündüklerinin tahakkuk etmemesi durumunda ise, sütre gerisine çekilme ve ilk fırsatta yeni ataklara geçme hedeflenmiştir..

1 Mayıs 2008 tarihinde İstanbul’da yaşananları gözlediğimde yukarıdaki hususları tekrar düşündüm. Bu arada başta medyanın, ezeli ve ebedi muhalefet partisinin ve bazı STK’ların tek yanlı olarak devlet organlarını suçlayıcı tavırlarını dinlediğimde Nasrettin hocanın meşhur fıkrasındaki cümleyi hatırladım: “Yahu hırsızın hiç mi suçu yok?” Gerçekten başta DİSK, KESK olmak üzere belli örgütlerin Taksim meydanı konusundaki ısrarlı inatlarının sebebini sadece iyi niyetle yorumlamanın mümkün olmadığını düşünmek için binlerce sebep bulmak mümkün. Hele ve özellikle DİSK’in geçmişini hatırladığımızda bu inatta iyi niyet olduğundan şüpheye düşmemek elde değil. Neden Taksim? Eğer maksat 1 Mayıs kutlamaları ise bu törenler için sn Valinin daha bir hafta önceden yaptıkları açıklamalara itibar ederek İstanbul için çok daha uygun başka meydanlarda kutlamalar yapmak pekâlâ mümkündü. Ayrıca Taksimde de, geçen yıllarda olduğu gibi, belirlenecek bir heyete tören için müsaade veriliyordu. O halde? “Efendim biz 1977 Mayısında ölenlerimizi anmak istiyoruz!” diyorsanız ki ona da böylece müsaade edilmiş oluyordu. Ama! İşte bu amanın cevabını düşünmek noktasındayız. İsterseniz şahit olduğum 1 Mayıs 1977’i hatırlayalım ve sonra da başkaca hatırlatmalar yapalım.

1977 mitingi DİSK tarafından tertip edilmişti. DİSK o sıralarda Türkiye Komünist Partisi ve Sovyet Rusya’sı çizgisinde idi. Ancak solun başka hedefini gözleyenler de vardı. Bunlar arasında Halkın Kurtuluşu adını benimsemiş MAO’cu bir örgüt bulunmaktaydı. Bu iki grup arasındaki çekişme 1 Mayıs 1977 mitingine sirayet etmiş ve katliam Rus-Çin çekişmesinin bir sonucu olarak öncesinde ve sonrasında gerek basın, gerekse bizzat DİSK yöneticileri tarafından dile getirilmiştir. Olayın içersinde başkaları var mıdır? Bu çözülmemiştir. Ama bilinen gerçektir ki o yıllarda sadece sağcılar ve solcular birbirleriyle kapışmıyor, kesimler kendi aralarında da çatışmaya varan mücadele içinde bulunuyorlardı. Kısaca o günlerin basını incelenirse görülecektir ki 1 Mayıs 1977 olayı uç solun kendi arasındaki bir hesaplaşmasıdır.

Ayrıca DİSK’in masum olmadığının başkaca delilleri de bulunmaktadır. Konuyu çok dile getirdiğimi biliyorum, ama şunu bir kere daha tekrarlamak istiyorum. 1971 yılının 16-17 Haziranında İzmit’ten başlatılarak Kadıköy’e kadar varan olaylar zinciri sadece miting değil, işgal ettikleri bütün müesseseleri tahrip eden bir nevi başkaldırı provası idi! Hareketin uygulayıcısı ise DİSK’ti. Aynı şekilde 1970’li yıllarda yapılacak kutlamalara katılmak üzere CHP’li Büyük Şehir Belediye Başkanı Ahmet İsvan tarafından Belediyede örgütlen DİSK’li sendika üyelerinin(!) uçları sivriltilmiş sopalarla Taksime gönderilmeleri nedense unutturulanlar arasındadır. Ama başrolde yine DİSK vardır. 1980 darbesi sonrasında kapatılan sendikaların yerlerinde yapılan araştırmalarda biri özellikle dikkat çekmiştir. Bu DİSK’in Balıkesir’de sahip olduğu tatil beldesinin adeta gerilla yetiştirmeğe matuf donanımlarla mücehhez kılınmış olduğudur. Kısaca DİSK’in geçmişinde oldukça soruya açık noktalar bulunmaktadır. Umulur artık o günlere tekrar dönmesinler! Ama şurası muhakkaktır ki bu zihniyetin, buradaki adı DİSK olabilir, kendi ideolojileri iktidara gelmediğinde devlete meydan okuma konusundan vazgeçmek niyetleri yoktur.

Kısaca sözümün başına dönmek istiyorum. Yıl 1977. Kendi aralarındaki bir çatışmada ölenler var. Tabiatıyla üzücü. Ama olayı mütemadiyen kaşımanın anlamı sadece anmak olabilir mi? Yoksa olayı altüst ederek başka bir kılıfa mı sokmak istemektedirler? İşte burada tekrar durarak düşünmekte ve bazı olayların sık sık gündeme getirilişindeki davranış biçimindeki ısrara bakmakta yarar var. Yıllardır dile getirilenler nakarat tarzındadır ve her dem alesta tezgâhta tutulmaktadır. İsterseniz hemen hatırıma gelenleri sıralayayım… Köy Enstitüleri,  demokrasi havarisi(!) olarak sunulan İ.İnönü’ye DP’nin ona reva gördüğü iddia edilen davranışlar, 27 Mayıs 1960 darbesi ve yapılan idamların meşruiyeti(!), sol esvap içersinde İP’in güneydoğu Anadolu da örgütlenmesine CHP’nin verdiği meşru(!) destek, sağ-sol çekişmesinde devrimcilerin silâh kullanmalarının ve devlete başkaldırmalarının hak ve fakat sağ kesimin solla mücadelesinde silâh kullanmasının ise katliam olduğu iddiası ve nihayet birkaç meczubun yaptığı Sivas’taki Madımak Olayı faciasının temcit pilavı misali tekrarlanması… Bu listeye terör sonucu kurban edilen isimleri de ilave ederek uzatmak mümkündür. Ancak teröre kurban verilenler veya aradaki çatışmada ölenler sağ kesimin fertlerin isimlendirilmesi ise önemsenmez veya gündeme getirilmez bu mercilerce. Meselâ hemen hatırıma gelen Gümrük ve Tekel Bakanlarımızdan rahmetli Sazak veya değerli gazeteci Darendelioğlu’nun katlini anmak veya hiç değilse hatırlatmak adına herhangi bir şey yapmış mıdır bunlar? Daha birçok olay ve isim var ama söylemek istediğim sanırım anlaşılmıştır…

Ancak bu nakarat erbabının son günlerde dillendirdiği bir başka olaya temas etmeden geçmek istemiyorum. Bunların adları 68 kuşağı! Bu zatları ilerlemiş yaşları içersinde dinlemeğe çalışıyorum. Bazen söyledikleri insanın tahammülünü zorluyor. Bazıları olgunlaşmış yaşları itibariyle dengelerini bulmuşlar. Bazıları ise hâlâ eski mütecavizliklerini kinleriyle bütünleştirmekten uzaklaşamamışlar! Hep aynı terane! Pozitivist dogmanın bir adım ilerisine geçememenin verdiği saplantılar ve sonra da halktan ve özgürlükten dem vurma, nasıl olacaksa! Fakat bu yapıyı suçlamanın hiçbir sebebi yok. Sanırım biz kendi yörüngemize bakmalıyız. Neredeyse 60 yılı aşkın bir süredir darbe zeminleri hariç hep iktidara taşınmış olan, tabiri doğru kabul edersek Türk-İslam düşüncesine sahip kesimlerin münevverleri acaba diğer kesimin gösterdiği inatlı hatırlatmalarda kendi yörüngesinde neden başarılı değiller? Bu enaniyet mi, yoksa siyaseten kazanmanın verdiği “neme lâzımcılık” mı? Konu sorgulanmağa değer sanırım.