Bir Türk-İslâm Aşığını Kaybettik

31

Bilmem TV kanallarının korkunç haber furyalarına rağmen sabahları gazete sayfalarını karıştırma huyunuz var mı? Benimse hâlâ her sabah günlük gazetelerin sayfalarını gözden geçirmek huyum devam ediyor. Geçen hafta yine böylesi sabahlardan birinde, bir gazetenin en üst köşesinde Türk dünyasının ünlü düşünür ve ediplerinden Vahapzade’nin resmini görünce, daha yandaki satırları okumadan içime tuhaf bir hüzün çökmüştü. Sonra gözüm yandaki satırlara kaydı. Korktuğum başıma gelmişti. Büyük Türk şairlerinden Vahapzade Hak’ın rahmetine yürümüştü… Çok yakınınız olmasa bile bir ülküye mal olmuş, bu yüzden sevdiğiniz, saydığınız ve çeşitli vesilelerle tanış olduğunuz birini kaybettiğinizde bilmem sizler ne hissedersiniz? Ben böylesi durumlarda içimde düğümlenen hıçkırıklarımı dünya yüzüne çıkaramayışımın hüznünü ve donukluğunu yaşarım. Sanırım içimde düğümlenen kederle donup kalmış ve gazetenin sayfalarını çeviremez hale gelmiştim ki eşimin “hayrolsun neyin var senin” sedasıyla sarsılacaktım. Fakat o kısacık an içinde yaşadığım geçmişe doğru uzanan bir hatıralar zinciriydi…

Sovyetler Birliğinin dağılma süreciyle başlayan 1990’lı yılların heyecanla dolu günleriydi. Azerbaycan, bağımsızlığa atılan adımların sıkıntılarını yaşıyordu. İstikrar bir türlü kurulamıyordu. Azerbaycanlılar dış baskılardan gelenlerle, içerden buna eşlik edenlere rağmen kargaşadan kurtulma direncini sergilenmeğe çalışıyorlardı. Azerbaycan bir taraftan kendisi de sıkıntılar yaşamakta olmasına rağmen bazı yörelerde kolayca teslimiyet göstermek istemeyen Rusya’nın baskısına, öte yandan Rusya’yı arkasına alan Ermenistan’ın kışkırtmalarına direniyordu. Bu arada çağın gereği olarak gündeme konulmuş demokratik devlet anlayışının gerçekleştirilmesi için de gayret gösteriliyordu. Kuruluş sancılarıyla boğuşan Azerbaycan’da o yıllarda siyasetçiliği belki tartışılabilir, ama mümeyyiz vasıflarının başında fikir adamı kişiliği yanında “kâmil insan” olması da bulunan Elçibey Azerbaycan Cumhurbaşkanı idi.. Devlet olma sancıları yanında dışardan tahriklerle de büyütülen sıkıntılar dışında, Sovyet anlayışının her şeyin bitiş noktasının Rusya’nın ve Rusların elinde olmasını sağlayan merkeze bağlı uygulamaları yüzünden Azerbaycan, sahip olduğu zengin kaynaklara rağmen bağımsızlık güzergâhında fakir hatta sefaletin pençesinde bir ülke konumundaydı. Fakat bu çok yönlü kargaşa zemininde bile Elçibey ve arkadaşlarının öncelikli hedeflerinde Türk Dünyası Birliğinin geleceği ile Türkiye Cumhuriyetine olan inançları başköşedeydi.

İşte o günlerde, 1992 yılında, Elçibey nezdinde çok itibarlı ve önemli görevlerle yükümlü kılınan isimlerden biri beni İstanbul’da bulacak ve Türkiye’deki çeşitli sosyo-kültürel çevrelerle temaslar kurulması hususunda yardım isteyecekti. İki hafta kadar Türkiye’de kalan bay E.’ye elimden gelen yardımı yapmağa çalışmıştım. Sonrasında Azerbaycan’a ziyaretim programlanacaktı. Birçok siyasetçi, bürokrat ve münevverle tanışma şansını bulduğum bu Azerbaycan ziyaretimde, Nahcivan hariç, ülkenin batısından doğusuna, güneyinden kuzeyine uzanan coğrafya yanında, o sıralarda Ermenilerden tekrar alınmış Karabağ bölgesinin belli kesimlerini bile adım adım gezme şansını yakalamıştım. Bu seyahat sırasında tabiatıyla Azerbaycan coğrafyasını yakından tanımaktan büyük bir zevk almıştım. Ama beni ayrıca ilgilendirenlerin arasında eski Sovyetlere bağlı Türk dünyasını Kiril alfabesinden Latin alfabesine geçişindeki çalışmalarla, Azerî münevverlerin genel olarak geleceğe bakışları idi… Bu yüzden o sıralarda kurulma çalışmaları yapılan ve Türkiye’den bir ortağın da katılacağı konuşulan matbaa ile “Azerbaycan Yazarlar Birliğine” ziyaretlerim plânlanmıştı. Yazarlar Birliğinde birçok edip ve şairle sohbet şansını yakalamıştım. Ama orada olacağını sandığım ve asıl tanışmak istediğim bir ismi Birlik merkezinde göremeyince, doğrusu hayal kırıklığına uğramıştım. Türkiye’den ismen bilir olduğum birçok kişi arasında benim için en önde gelenlerden biri olan Vahapzade beyle muhakkak tanışmak istiyordum. Davet sahibi aziz dostum E. konuda bana söz vermekle kalmayacak ve Azerbaycan ziyaretimin son günlerine doğru, o sıralarda milletvekili de olarak hizmet veren, Vahapzade’den evinde ve ziyaret süresinin zamanla tahdit edilmediği bir buluşma sağlayacaktı.

Bu ilk karşılaşmamızda gördüğüm Vahapzade’nin belli konularda kafasında henüz bazı noktaları kesinleşmemiş düşünce kırıntıları bulunmasına rağmen Türk sevdasına eklemekte olduğu İslâm aşkıyla çağıl çağıl akan bir çağlayanın müthiş gönül coşkunluğuna sahip olduğuydu. Buluşmamızda, doğrusu, ben ondan Sovyetler dönemi sonrasındaki Azerbaycan ile Türk dünyası hakkında düşüncelerini öğrenmek arzusundaydım. Ama bu güzel insanın gönlü öylesine Türkiye ile dolu idi ki, sohbetimiz neredeyse soruları soranın o, konuşan ve anlatanınsa ben olduğum hale dönüşecekti. Zaman zaman fırsat bulduğumda bir şeyler sorma imkânını buluyordum şüphesiz. Fakat dönüp dolaşıp konu Türkiye’nin büyüklüğüne, Türkiye’de yaşayan insanların yüz yıllardır esaret gibi bir bahtsızlık yaşamamalarından dolayı sahip oldukları şansın kıymetini bilmeleri gerektiğine geliyordu. Arkasından da Türkiye dışındaki Türk topluluklarının asırlardır yaşadıkları sıkıntılar dolayısıyla Türkiye’nin önderlik rolünün daha da önem taşıdığı ve konuda en şanslı ülkeninse Türkiye’ye çok yönlü yakınlığı dolayısıyla Azerbaycan’ın olduğuydu. Bunun en güzel ifadesininse “bir millet iki devlet” anlayışıydı Vahapzade’ye göre. O’na göre Türk topluluklarının Türkiye’ye bakışlarında gıptalı bir hasret vardı. Ama Türkiye’nin de bunu doğru bir idrak ile değerlendirmesi gerekiyordu. Peki, o ana kadar uygulama dilediğince gerçekleşmekte miydi? Sorumun cevabını, büyük bir zarafetle vermekten kaçınacak ve geleceğin hayallerine doğru yolculuğu tercih edecekti… Vahapzade için şair olmak ve yazmak bir hasretin ifadesiydi, anladığım kadarıyla. Sovyetler döneminde bütün yazdıklarının gün yüzüne çıkması ihtimali yoktu. Zira bu süreçte vatan, millet ve devlet aşkının dile getirildiği birçok deyişin kitap haline dönüştürülmesi mümkün değildi. Bu yüzden şiirlerinin çoğu dosyalar içersinde neşirlerini beklerken, bir taraftan da elden ele dolaşarak gençliğin millî şuurunun şekillendirmişti.

Ne kadar yanlarında kaldım doğrusu hatırlamıyorum. Fakat yanlarından ayrıldıktan sonra, ister istemez Türkiye’mizin dış Türklere dönük “olmayan” veya sonrasında ise çoğu iç politikadaki gibi “yalan vaatlerle” sürdürülen dış politika anlayışının acısını içimde duydum. İçimden geçirdiğim bir başka nokta ise, bu büyük Türk şairi, edibi, düşünce adamı ile kim bilir bir daha ne zaman karışılacağım idi. Fakat biliyordum ki onun Türkiye sevdası cezbe halinde onu Türkiye’ye getirecek ve ben de bir fırsatını bularak tekrar kendisiyle gönül gönüle olma şansını yakalayacaktım. Ne garip tecellidir bir dahaki karşılaşmamız ve gönül akışına yol alışımız 1999 yılına kadar uzayacaktı. Sebep neydi bilemiyorum.. Ama aradaki yıllar içersinde bir araya gelememiştik. Tıpkı 1999 yılında kendilerine Türk Kültürüne Hizmet Vakfı olarak Türk Dünyası Türk Dili Şeref Ödülünü verdiğimiz günlerden sonra bir daha bir araya gelemeyişimiz gibi.. Fakat bu ikinci buluşmamızda gördüğüm zaten çağlayan halinde var olan Türklük sevdasına, evde Atasının gizli gizli kıldığı namaz ve okuduğu Kur’andan gönlüne dolmaya başlayan İslâm ateşinin tam bir Türk-İslâm şuuruyla şekillendiğiydi. Öyle ki 40’ın üzerine ulaşan şiir kitaplarının son dönem temalarında, tıpkı hatıralarını ve seyahatlerini kaleme aldığı üç kitabında olduğu gibi, Türk-İslâm düşüncesi artık onun için vazgeçilmezdi. Tiyatro eserleri bundan farklı mıydı? Sanmıyorum. Zira bu büyük insan coşkulu bir şekilde Türklüğe ve İslâmiyet’e bağlıydı. Ayrıca medeniyetin bir aracı olan teknoloji alınırken bile taklitçilikten uzak yaratıcılığı haykırmaktaydı. Körü körüne Batı taklitçiliğinin nasıl bir felâket doğurmakta olduğunu ise şuurlu bir haykırışla dile getiriyordu.

Gönlündeki yaraları arasında Türk ve İslâm dünyasının yaşamakta olduğu geri kalmışlıkla, vatanı Azerbaycan’ı üzerinde oynanmış bulunan Rusya-İran oyunu idi. Bu iki ülkenin aralarındaki anlaşmayla Azerbaycan’ı güney ve kuzey olarak ikiye bölmelerini ve kendilerine bağımlı hale getirmelerini bir türlü içine sindiremiyordu. Kardeş çocuklarının bir bölümü orada, bir bölümü buradaydı! Bu acıyı Gülistan adlı şiiriyle haykırmaktan uzak kalamamıştı. Bu yüzden de Sovyetler döneminde Üniversitedeki görevinden uzaklaştırılmıştı. Ama o hâlâ inancını kaybetmemişti ve bir gün şuurlaşmanın kardeşlerin bir araya gelmelerini sağlayacağını düşünüyordu.. Zira diyordu, Sovyetler döneminde bugünleri görmek bile bizler için bir hayalin ötesindeydi. Üstelik ilki 1961 yılında büyük zorluklarla gerçekleşmiş olan, ama artık dilediğinde Türkiye’yi dünya gözüyle görme şansına sahipti.. O halde!..

Bu büyük ve güzel Türk insanına Cenab-ı Hak’tan rahmet dilerken yine gönlümde düğümlenen hıçkırıklarla baş başa idim…